OBJEKTİVİTE VE SUBJEKTİVİTE

OBJEKTİVİTE VE SUBJEKTİVİTE

Evreni, canlıları ve kendimizi tanımak için en önemli İki kavramdır. Objektivite ve subjektivite. Yaklaşık bütün felsefelere, dinlere, inanışlara dayanak teşkil etmişlerdir.
Objektivite canlıların algılama sistemlerinden bağımsız varlıkların olması demektir. Yani canlılar olsa da olmasa da evrenin var olmasıdır.
Evren var ama bende varım. Maddi bir yapım var. Evrende bir yer kaplıyorum. Nasıl doğduğum ve nasıl geliştiğim belli. Ben ile benim dışımdakiler arasında benim yüzeyim var. Bu yüzey, deri ve mukozalar ile tırnak, kıl gibi oluşumlardır. Deri altında, dokunma ve his duyargaları, Göz dibinde retina denilen ışığa duyarlı hücreler, Kulakta titreşimlere duyarlı yapılanma, dilde tat, burunda koku duyargaları vardır. Bu duyargalar sinirler vasıtasıyla dış ortamdan aldıkları uyarıları beyine taşımakta beyin ise bu duyargalardan gelen verileri değerlendirerek dış ortam hakkında bilgi edinmektedir.
Duyargalardan başlayıp beyinde bilgi haline gelme sürecinin tümü subjektivitedir. Subjektivitenin en önemli işlevi kendi dışındakileri doğru değerlendirmektir. Çünkü kendini bulduğu objektivitenin içinde yaşamını sürdürecektir. İhtiyaçlarını giderecektir.
Subjektivite kişiye özel duygulanım olduğu için, toplumsal ilişkilerde en çok istismar edilebilmektedir. İstismar demesek bile, anlaşma ve iletişimde zorluk yaratabilmektedir.
Örneğin birisi bana karnım ağrıyor derse. Onun karın ağrısını objektif bir hale dönüştüremezsem karnının ağrıyıp ağrımadığından emin olamam. Parmaklarında veya vücudunu herhangi bir yerinde, uyuşma, yanma, batma, karıncalanma, keçeleşme gibi bir histen bahsediyorsa. Bu hisleri ölçülebilir bir hale getirmedikçe yine emin olamam. Diğer duyular için de aynı şey geçerlidir. Yani subjektivite kişiye özeldir. Subjektif olaylarda birbirimizi anlamamız benzer altyapıya, benzer yapılanmaya sahip olduğumuz kadardır. Buradan şöyle bir tez ortaya çıkabilir. “tek yumurta ikizleri birbirlerini herkesten çok anlayabilirler.”
Peki bizler subjektif duygu ve düşüncelerimizi objektiviteye (diğer insanlara) nasıl ifade ederiz?
Öncelikle bizleri anlayabilecek olan, bizlere altyapı olarak benzer olan diğer insanları seçeriz.
İfade araçlarımız nelerdir.
Başta dil dir. Bizler, bizim dışımızdaki objektiviteleri (madde, hareket, olay vs) ve subjektiviteleri (duygu ve düşüncelerimiz) ses simgeleriyle ifade etme kolaylığı bulmuşuz.
Diğer önemli ifade araçları da tavır, davranış jest ve mimiklerdir. Pek çok olay karşısında subjektif tepkilerimizi; tavır, davranış, ve mimiklerimizle ifade ederiz.
Ayrıca, yazı, grafik, resim, video, sinema, vs tüm kitle iletişim araçları ile duygu ve düşüncelerimizi, buluşlarımızı birbirimize aktarabilmekteyiz.

Objektivite, (yani evren) bir şekilde var. Zamansal ve mekansal sınırlarını bir türlü kavrayamasak da yaşadığımız zamanda, yakın çevremizden başlayarak şimdilik 15 milyar ışık yılı uzaklıklara kadar varlığını algılamaktayız.
Kendi biyolojik yapımızı da objektif olarak önümüze koyabiliyoruz. Kendi yeteneklerimizin de farkındayız.
Kendi yeteneklerimiz ile dış obje arasında bir uyumsuzluk ortaya çıktığında bunu test edebilir miyiz?
Doğuştan kör birine ışık gösterilemez. Çünkü ışığı algılama organı yoktur. Ancak işitme ve hissetme duygularından hareketle; bunların bulgularından benzetme yolu ile tarif edebiliriz. Bu hastalar dış objelere diğer 4 duyuları ile muhatap olmaktadırlar. Gündüzleri her tarafı dolduran dış objelerden veri getiren kulağa nazaran çok daha avantajlı bir göz ve bir ışık olduğunu kabul edebilirler. Ancak kabulleri ve hayalleri hiçbir zaman gerçek görüntü olamaz.
Diğer duyu yoksunluklarında da aynı şey söylenebilir.
Bizler doğum sonrası bedensel yapımızın elverdiği şekilde dış ortamdan, (objelerden) gelen verileri alarak dış ortamı adeta binlerce kez deneme yanılma içerisinde doğruya yakın algılar ve öğreniriz. Bilgilerimiz her ne kadar beyinde şekillenip depolanıyor olsa da kaynağı dış ortamdır.
Ateşin yaktığını, kafanıza doğru hızla gelen bir taştan kaçmak gerektiğini, etin, sütün besleyici olduğunu, büyüklerin yasaklarına uymadığımızda cezalandırılacağımızı ve cebimizdeki kalem ve silgiyi dokunarak ayırt edebiliriz.
Subjektivite de iki kademede ele alınabilir. Birincisi duyu organları, ikincisi bunları değerlendiren beyin. Merkezi Sinir Sistemi.
Beyinde bir sorun yok ise, Duyu organlarındaki sorunları kişi kendisi de anlayabilir. Parmaklarındaki yanmanın ateşten olmadığını fark eder. Duyduğu kokunun kaynağının olmadığını fark edebilir.
Ancak anlamlı sesler veya görüntüler görüyor ise bunun kaynağı göz veya kulak yerine merkezi sinir sistemindeki bozukluklardır. Göz, kulak ve bunların sinirlerindeki bozukluklar, şimşek çakması, göz kararması, çarpık çurpuk görme, yakını veya uzağı iyi görememe, görme keskinliğinin azalması, görme alanının daralması vs gibi belirtiler verir. Kulak için de çınlama, uğultu, denge bozukluğu, baş dönmesi vs belirtiler olabilir. Bu tür belirtilerin hastalık olduğunu fark eder. Ancak anlamlı sesler veya görüntüler merkezden kaynaklandığı için kişi bunları gerçek zannedebilir. Çünkü tam da değerlendirme merkezi bozulmuştur. Böyle durumları, hastalar hiçbir şekilde anlayamaz olsalar bile kendi dışındakiler tarafından, hastanın ifadeleri temel alınarak hastalık açığa çıkarılır.
Şöyle ki. Bir topluluk içinden birisi kimsenin görmediği bir obje gördüğünü iddia ederse bunun hayal olduğu, gerçekle bağdaşmayan bir yanılsama ve hastalık olduğu apaçık ortaya çıkar.
Ancak.
Bu kişi bir şekilde toplum lideri olmuşsa, kimse onun hayal gördüğünü söyleme cesareti gösteremiyorsa. Bu hayal görmeler keramet veya üstünlük olarak yorumlanabilir.
Hayal görmeler, hayal kurmalar, rüyalar gerçeğin yerini aldığında toplumsal yaşam şirazeden çıkar.
Hayal dünyası gerçek dünyaya galip gelir. İlimden, bilimden uzaklaşılır,
Tarikat şeyhinin rüyası derhal yerine getirilir.
Toplum medyumlar ve meczuplar tarafından idare edilir hale gelir.

Sevgiler.