İNANÇLARIMIZ, ALIŞKANLIKLARIMIZ VE BİLGİLERİMİZİN OLUŞUMU

İNANÇLARIMIZ, ALIŞKANLIKLARIMIZ VE BİLGİLERİMİZİN OLUŞUMU

Bizlerin; çeşitli ve özel görevleri olan organlardan oluşmuş biyolojik altyapımız var. (Sindirim, dolaşım, hareket sistemi gibi). Bu sistemler işleyiş biçimleri bakımından iki kategoriye ayrılırlar.
Birincisi Parasempatik (istem dışı, otonom) sistem etkisi altında çalışan organlar.
Diğeri Sempatik (isteğe ve iradeye bağlı) sistem etkisi altında çalışan organlar.
Otonom çalışan organlar doğal ve sosyal çevreden fazla etkilenmeyen, bedenin kendi iç işleyişinde görevleri olan sistemlerdir, dolaşım sistemi, sindirim ve boşaltım sistemleri böyledir.
Dış ortamdan etkilenen, dış ortamdaki verilere göre davranış biçimi sergileyen sistemler ise, hareket ve konuşma sistemleridir. Sinir sistemimiz ise bir orkestra maestrosu gibi tüm sistemleri yönetir. Bu nedenle organların sınıflandırılması buraya da yansır. Beyin ve beyincik olarak, beyincik daha çok otonom sistemleri yönetir. Beyin ise merkezi ve çevresel sinirlerden oluşmuştur. Merkezi sinir sistemi (sempatik ve parasempatik) çevresel sinirlerden, bu sinirlerin uçlarındaki duyu organlarından, (görme, işitme, koklama, tatma, hissetme) gelen uyaranları değerlendirir, anlamlandırır ve uygun bir tepki veya karşı davranışa karar vererek bu davranışı sergileyecek şekilde hareket sistemlerini uyarır.
Bizler işte bu yapı ve işleyiş içinde kendimizin ve evrenin farkına varmakta, hem kendimizi hem evreni tanımaktayız.
Burada tanıyan ve tanınan olmak üzere iki taraf var.
Tanıyan biziz. Başta merkezi sinir sistemimiz olmak üzere tüm organlarımız. Buna suje diyelim.
Tanınan ise bizim dışımızdaki doğal ve sosyal çevredir. Buna da obje diyelim.
Tanıma olayının temelinde merkezi sinir sistemimiz, yani aklımız ve belleğimiz var.
Buraya veriler, duyu organlarımızın aracılığı ile geliyor. Objeler bir şekilde (Işık, ses, tat, koku veya mekanik olarak) duyu organlarımızı uyarıyor, uyarı merkeze taşınıyor, orada değerlendiriliyor verilen önemle orantılı olarak bellekte ileride kullanılmak üzere bilgi olarak saklanıyor. Duruma uygun bir tepki üretiliyor.
Son çözümlemede biz dünyayı 5 duyumuzun penceresinden algılıyor ve aklımızla değerlendiriyoruz.
Peki doğada bu beş duyumuza hitap etmeyen olgular ve varlıklar da olabilir mi?
Olabilir. Ancak bunları 5 duyumuza ve aklımıza hitap eder şekle dönüştüremediğimiz sürece, hakkında hiçbir bilgi oluşturamadığımız için varlığından emin olamayız.
Örneğin. Elektro manyetik dalgalar hiçbir duyumuza hitap etmiyor. Ancak bizler bu dalgaları ışık ve ses haline dönüştürebildiğimiz için varlığından emin olduk, Elektrik hücre yapısını bozmayacak düşüklükte olduğu zaman farkedilmez ancak hücrenin kimyasını bozacak, ısı ve güç haline dönüşecek düzeye vardığında varlığının farkına varabiliyoruz.
Bir başka kısıtlama duyu organlarımızın hassasiyet sınırlarıdır. Örneğin koku duyumuz köpeklerinki kadar, işitme duyumuz balina veya yarasalar, görme duyumuz ise baykuş kadar gelişkin değildir. O halde aynı ortamda bulunduğumuzda, köpekler bizden daha fazla kokan nesneleri, yarasalar daha fazla ses çıkaran cisimleri, baykuş daha fazla, görüntüleri algılayacaktır. Bizim için yok olan şeyler onlar için var olabilecektir.
Kısıtlılıktan öte duyu organı yok ise. Örneğin doğuştan görme özürlü biri için ışık yoktur. Işığı ve renkleri söylemlerinde kullanır ama hakkında bilgisi diğer insanların (ses simgeleri olarak) aktardıkları kadardır.
Duyu organlarımız, herhangi bir uyarana bağlı olmadan uyarıldığı zaman da bizleri yanıltabilir. Bazı akıl hastalıklarında veya uyuşturucu kimyasal maddeler alındığında hayaller görülür. Bunlara halüsinasyon denir. Gerçekte olmayan sesler, görüntüler, deride karıncalanmalar vs ortaya çıkabilir.
Hayatımızın her döneminde en sık rastladığımız tanıma ve öğrenme biçimi. Başka insanlar tarafından özellikle hoca ve öğretmenler aracılığı ile yapılan öğrenme ve tanımadır. Yani eğitimdir. Eğitim; bilime, akla, deneye ve ispata dayalı olabildiği gibi. Deney ve ispata dayanmadan da yapılabilir. İşte deney ve ispatı yapılmadan obje ile suje arasına bir başka suje girmiş ise bu noktadan itibaren inanç ortaya çıkar. Yani aracıya ya inanacaksın veya değil. “Ben Dr Ekinci’nin yalancısıyım” diye başladığında söze; “ortaya atılan tez Dr Ekinci tarafından atılmıştır. Doğru da olabilir yalan da.” Ben Dr Ekinci’ye inanıyorum. Veya “Hadi canım sende Dr Ekinci yalancının tekidir, ben inanmıyorum” sonucu da ortaya çıkabilir.
Yani inanç; tanıyan ile tanınan arasına başka birisinin girdiği noktada başlar. Direkt kendi duyularımızla tanımaya oranla eksiktir. Ancak doğal ve sosyal çevre o kadar geniştir ki her şeyi kendi gözlem, deney ve ispat süzgeci ile tanımak mümkün olmamaktadır. Bu nedenle birbirimize güvenmek ve inanmak zorundayız. (Bilimsel bir kuşkuya da muhafaza ederek). Başkalarını kandırırsak başka kendimizi kandırmış oluruz.
Gelelim alışkanlıklarımıza; Yararlı veya zararlı alışkanlıklarımıza, kendimize yararlı baştalarına zararlı olanlara, ne yararlı nede zararlı (nötr olanlara). Bizleri daha çok aklımız mı yönetiyor yoksa alışkanlıklarımız mı?