Evrimin Amacı

Evrimin Amacı

Evrim kör işliyorsa ve arkasında bir zeka yoksa, gittikçe daha karmaşık ve ileri canlılar neden ortaya çıkıyor?

Evrimin neden sürekli daha ileri ve daha karmaşık canlılar ortaya çıkardığını incelemeden önce, doğadaki karmaşıklığı ve sebebini anlamamız gerek.

Doğadaki karmaşıklık

Doğada sürekli kompleks (karmaşık) yapılar görürüz. Atmosferik olaylar, bulutlar, dağların yüzeyleri, kar kristalleri, vücuttaki kan damarlarının ve doğada nehirler ve kollarının oluşturduğu ağlar, deniz sahilleri, vs.

Bu yapıların bazıları günümüzde fraktaller denen geometrik şekillerle yaklaşık olarak modellenebilmektedir.

Fraktal, çok sayıda parçadan oluşan ve pek çok parçanın bütünün küçük bir kopyası olduğu karmaşık gemetrik şekillere verilen isimdir.

Matematikte geliştirilmiş ünlü bazı fraktal şekillere örnekler:

Fraktaller kullanılarak kar kristaline benzer bir şeklin nasıl oluşturulabileceği aşağıdaki animasyonlu resimde görülebilir:

Aşağıda ise bir dağ yüzeyini modelleyen animasyonlu bir fraktal görülebilir:

Not: Bu resimlerdeki animasyonu görebilmek için, resimleri ayrı bir browser penceresinde açınız.

Bu örneklerin tümünde prensip, bir başlangıç şekline aynı basit kuralların sürekli, çok sayıda iterasyonla uygulanmasıdır. Örneğin bir üçgenden başlayan ve kar kristalini oluşturan model, üçgenin her kenarının üç parçaya ayrılması, bu üç parçadan ortadakinin birbiriyle kesişen iki çizgi ile değiştirilerek başlangıçtaki üçgenin küçük bir benzerinin kenarda oluşturulması, sonra da aynı işlemin ortaya çıkan tüm yeni kenarlar için tekrarlanması ve bu işlemin sayısız defa tekrarlanmasının bir sonucu.

Bu tür basit kuralların, bir başlangıç durumuna sayısız defa uygulanması türünde oluşumlar, herşeyin çeşitli basit doğa kurallarına göre körce işlediği doğada çok karşılaşılan bir durumdur.

Dolayısıyla doğa, işleyiş biçimi sebebiyle kompleks yapılar ortaya çıkarmaya meyillidir.

Evrim ve komplekslik

Peki bütün bunların bizimle ve yukarıda sorulan soruyla ne ilgisi var?

Yukarıda fraktallerle anlatmaya çalıştığımız şey, sadece bir prensibin analoji yoluyla açıklanmasıdır. Bu prensip ise, her şeyin körce işlediği doğada pek çok yapının basit kuralların çok uzun bir zaman dilimi içinde sürekli üstüste binip birikerek kompleks yapılar oluşturmasıdır.

Tabi evrimin işleyiş biçimini bu fraktallerle açıkladığım falan düşünülmesin sakın. Burada anlatmaya çalıştığım şey, sadece doğanın neden komplekslik oluşturduğudur.

Bu komplekslik, her adımın, bir önceki adımın bittiği noktadan başlaması sebebiyledir. Bu sayede çok basit kurallar bile sayısız defa üst üste uygulanmak ve her seferinde bir önceki durumda ortaya çıkan sonuç üzerine uygulanmak suretiyle çok kompleks yapılar ortaya çıkarabilmektedir.

Canlılıkta da en basit canlılardan başlamak üzere, her nesil yukarıda bahsettiğimiz yeni iterasyonlara benzetilebilir. Bu şekillerde, bütünün küçük parçalarda kopyalanması gibi, canlılar da bilindiği gibi genetik yapılarını sürekli kopyalamaktadırlar.

Bu sürece bir de değişen çevre koşullarını ekleyin (volkanik patlama ve sel gibi doğal felaketler, göçler, coğrafi izolasyon, canlılar arasındaki av-avcı ilişkileri, vs) ve aynı zamanda mutasyon, eşeyli üremede genlerin rastgele birleşmesi, vs gibi faktörleri hesaba katın, milyarlarca süre işlemeye bırakılan bu sistem elbette ki dünyada gördüğümüz düzeyde bir çeşitliliği ve kompleksliği yaratmaya muktedirdir.

Yani sürekli daha kompleks yapıların ortaya çıkması, her adımın, bir önceki adımın bittiği noktadan başlaması ve tüm bu küçük değişikliklerin sürekli birikmesindendir.

Evrim ve zeka

Zeka ve bilincin gelişmesi ise, evrimin ne amacı ne de nihai hedefidir. Soyun devamı için, evrimsel süreç açısından zeka gerekli bile değildir. Bugün insandan çok daha az gelişmiş fakat evrimsel süreçte son derece başarılı pek çok canlı türü bulunmaktadır. Örneğin hamamböcekleri dinazorlar çağında da yaşıyordu, hala da yaşamaktadır.

Bu yüzden zekanın ve bilincin gelişimi aslında bir bakıma bir kazadır. Sürekli artan kompleksliğin, belli bir noktada belli bir eşiği geçmesindendir. Bu yüzden bu tür özelliklerin ortaya çıkışı evrim sürecinde bu kadar çok zaman almıştır.

Bu özellikler, belli bir eşik düzeyinin üzerinde komplekslik gerektirir. İnsanın ve diğer üst primatların beyin yapısı tüm canlılar arasında rastlanabilecek en karmaşık nöron ağlarına sahiptir. (Belki balinalar ve yunuslarla birlikte). Diğer pek çok üst memelide de karmaşık nöron yapıları bulunur ve onların da önemli bölümünde bizdeki kadar değilse de küçük bir miktar zeka bulunmaktadır.

Evrimin bir amacı var mıdır?

Evrimin hiçbir mekanizmasında bilinç bulunmadığından (hücre bölünmesi, dna’nın kendini kopyalaması, eşeyli üreme, mutasyonlar, vs), evrimin de bir amacı olduğunu düşünmek için bir sebep yoktur.

Evrimde amaç olduğu illüzyonunu yaratan faktör, doğada uzun süre değişmeden kalan doğa koşulları ve çevre faktörleridir. Tabi bir de canlıları bu faktörlere göre seçen doğal seçilim prensibi. (Doğada çok yavaş değişen pek çok faktör vardır, örneğin iklim, toprağın ve yaşanan coğrafi bölgenin yapısı, kayaların yapısı, vs). Dolayısıyla, doğal seçilim, belli bölge için yaşamaya uygun canlıları seçtiğinden, ortaya çıkan sonuç sanki o canlıların o çevrede yaşamak için özel olarak o şekilde yaratılmış olduğu illüzyonudur.

Fakat bu gözlemden bu sonucu çıkarmak, insan gözünün gözlük takmak için yaratılmış olduğunu söylemeye benzer. Yani meseleyi tersinden görmektir. Canlılar çevrelerine uygun şekilde yaratıldıkları için yaşadıkları çevreyle uyum halinde değildir. Doğal seçilim yoluyla, çevreye daha uygun olanların sürekli seçilmesi sonucu yaşadıkları çevreye uyumlu hale gelmişlerdir.

Evrimde eğilimler var mıdır, eğer öyle ise, bunları hangi süreçler ortaya çıkarır?

Belki evrimin belli bir amacı yoktur ama yukarıda bahsettiğimiz, doğadaki değişmeyen ya da yavaş değişen bazı faktörler ve bunların doğal seçilim sürecindeki belirleyicilikleri yüzünden, belli ekosistemler ve orada yaşayan popülasyonlar için belli eğilimlerden bahsedilebilir.

Ağaç kabuklarını gagasıyla delip, altına saklanan böceklerle beslenen bir kuş için daha sağlam ve daha uzun bir gaga kendi işine yarayan bir avantajdır. Dolayısıyla, doğal seçilim sürecinin bu kuşun sürekli daha sağlam ve daha uzun gagalı olanlarını genetik olarak seçmesi, bu sebeple de yeteri kadar nesilden sonra bu kuşun yaşayan örneklerinin gagasının milyonlarca önce yaşamış aynı kuşun gaga örneklerine göre daha sağlam ve daha uzun olması normaldir.

Dolayısıyla, evrimsel süreçte bazı eğilimlerden bahsedilebilir. Ama bunlar kararlaştırılmış ve baştan belirlenmiş eğilimler değil, doğanın hızlı ve yavaş değişen faktörleri arasında ortaya çıkan bir dengeden dolayıdır.

Evrimin bir amacının olmadığını subjektif olmayan veriler ile gösterebilirmisiniz, ispatlar mısınız?

Bu noktada, bu sorunun cevabı da okur için açık olmalıdır. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi, evrimsel süreçteki hiçbir mekanizmada belli bir somut amaç göze çarpmadığından, hatta tam tersi gen çeşitliliği yaratan faktörler olsun, mutasyonlar olsun, pek çok mekanizma rastgele işlediğinden, evrimin bir amacı olduğunu düşünmek için ortada bir sebep yoktur.

Evrimin amacı olmadığı sonucuna, evrimsel sürecin altında yatan faktörlerin gözlenmesi ve kavranması sonucu ulaşılmaktadır. Soruyu soranın ne tür bir ispat beklediği meçhul olmakla birlikte (ki doğa bilimlerinde ispattan değil, teorilerin ampirik bir doğrulaması veya yanlışlanmasından bahsedilebilir sadece, ispat daha çok mantık ve matematik gibi dallar için tanımlı ve anlamlı bir kavramdır), evrim süreciyle ilgili bahsettiğimiz gözlemler ve incelemeler, doğa bilimlerinde mümkün olan düzeyde bir kanıt teşkil etmektedir.

Peki bu mekanizmayı ve onu işleten kuralları, belli bir süre önce, şu anda ortaya çıkan sonuçları üretsin diye oluşturmuş ve kurmuş bir üst zihnin varolmadığı söylenebilir mi diye sorulursa, böyle birşey, sadece bu verilere bakarak söylenemez.

Bu verilere bakarak söylenebilecek tek şey, bunların altında bir amacın gözükmediğidir. Fakat amaçsız gözüken bu mekanizmanın ortaya çıkışına yol açan doğa kanunlarının belli bir niyetle o şekilde belirlenip, sonra da uygulamaya koyulup koyulmadığı ayrı bir konudur.

Aslında doğa kanunu deyince ne anlamamız gerektiği ve doğa kanunlarının kökeni incelendiğinde, onların da evrenin yapısına işlemiş basitlik ve homojenliklerin ifadesi olduğu ve altlarında bir amaç gözükmediği ortaya çıkmaktadır.

Fakat olay bu noktada metafizik inançlar konusuna geldiğinden, kimsenin kimseye bu konuda birşey dikte etmesi mümkün değildir. Sadece daha olası olan ve mevcut gözlemlerin işaret ettiği sonuçlardan bahsedilebilir. Evrendeki işleyişin arkasında belli bir niyet ve amaç görmek, açıklamanın içine kendisine ihtiyaç duyulmayan fazlalık bir faktör katmaktır. Felsefede occam’ın bıçağı denen prensip gereği, fazlalık olan ve açıklamaya yeni birşey katmayan bir faktörün açıklamadan çıkarılması daha tutarlı bir bakış açısıdır. Fakat, elbette ki yetişme tarzları ve toplumdan aldıkları önyargılar sebebiyle insanların bu konulardaki bakış açılarını etkileyen çeşitli eğilimler olacaktır.

Bilimsel açıdan elden gelecek tek şey, gözlemlerin neye işaret ettiğini açıklamaktır ki bunu da şu ana kadar yaptık. Evrenin işleyiş sürecinin incelenmesi, hiçbir ayrıntıda işin içinde bir zeka ya da amacın olduğunu düşünmeyi gerektirmemektedir.

Fakat bilim, evrenin ardında bir zeka olmadığını kanıtlamış değildir. Bilimin gösterdiği, böyle bir zekanın varolduğunu düşünmeyi gerektiren bir sebebin olmadığıdır. Herşey bu tür bir zeka farzedilmeden de açıklanabilir.

Doğa kanunlarının varlığı, evrenin altında bir amacın ya da akıllı bir tasarımın olduğunun bir işareti olabilir mi?

Bunu anlamak için önce “doğa kanunu” teriminin kaynağındaki önyargıyı anlamamız gerekiyor. Newton mekanik ve yerçekimini geliştirdiğinde “Tanrı tarafından doğaya yerleştirilmiş kanun” fikri Newton’un tüm düşünce biçimine yerleşmişti (içinde yetiştiği kültür tarafından empoze edilmişti). Bugün bile medyada, popüler kültürde ve hatta bazı bilim adamlarının zihninde bilim bir bakıma “Tanrı’nın düşüncelerini anlamak” biçiminde yorumlanmaktadır. Dolayısıyla “kanun” sözcüğünün içinde barındırdığı “bilinçli biri tarafından icat edilen kural” kavramı, bilimi ve doğa kanunlarını algılayışımızda insanların zihnine yerleşmiştir.

Halbuki doğa kanunlarının koyulan kurallarla ilgisi yoktur. Doğa kanunları dediğimiz şeyler duyularımız ve cihazlarımızla yaptığımız gözlemleri basit ve ekonomik olarak tasvir etme girişimimizden başka bir şey değildir. Fakat dikkat ediniz, bu dünyanın nasıl işlediğini biz belirliyoruz anlamına gelmediği gibi, doğada hiçbir düzen yoktur anlamına da gelmez.

Fakat bu düzen ve doğa kanunu adını verdiğimiz kuralların pek çoğunun aslında doğada gözlediğimiz ve normalde sözünü dahi etmediğimiz basitlik ve homojenlikleri ifade ettiğini bugün yavaş yavaş anlamaya başlıyoruz. Örneğin, enerji, momentum ve açısal momentumun korunumu yasalarının aslında uzay ve zamanın homojenliğinin birer ifadesi olduğu anlaşılmıştır. Termodinamiğin birinci yasası (enerji korunumu), zamanda kendine has ve diğerlerinden farklı bir özel anın bulunmadığının ifadesinden başka bir şey değildir. Momentum korunumu, uzayda diğerlerine tercih edilen özel bir noktanın veya mekanın bulunmadığının bir ifadesidir. Diğer korunum kanunlarının her biri de basitlik ve homojenliğin ifadeleridir.

Homojen bir evren, ki akla gelebilecek evrenlerin en basitidir, kaza sonucu oluşması en muhtemel türde bir evrendir. Ki bu tür bir evrende pek çok “korunum” yasaları otomatik olarak oluşacaktır.

Diğer daha karmaşık ve evrenselliği daha az olan doğa yasaları ise rasgele bozulmuş simetrilerden kaynaklanmaktadır. Evrende korunmayan bir nicelik gözlediğimizde, işin içine uzaysal simetriyi bozan bir “kuvvet” kavramı girmektedir. Bu yolla, doğadaki kuvvetlere ilişkin olan ve evrene yapı ve şekil kazandıran kanunlar, evrende big bang’dan sonraki ilk zamanlarında, kendiliğinden, rasgele ve rastlantısal olarak bozulan simetrilerin ürünüdür. Bunu su buharından kar taneciklerinin oluşumuna, ya da curie sıcaklığından daha soğuk bir değere kadar soğutulan bir demir parçasının manyetize oluşuna benzetmek mümkündür.

Kısacası doğa kanunları fikrine yakından bir bakış da evren için “zeki tasarım” iddialarını destekleyecek bir argüman ortaya koyamıyor. Hatta eğer bir şeye işaret ediyorsa, daha çok evrendeki homojenlik, basitlik, kendiliğindenlik ve rastlantısallığa vurgu yapıyor. “Zeki tasarım” gibi bir ihtimalin gerçek olmasının olası oluşu yeterli değildir. Eğer böyle bir tezde ısrar edilecekse, durumun bu olduğuna dair somut göstergeler de gerekmektedir ki bunlar mevcut değildir.