Evrim Karşıtlığı

Evrim Karşıtlığı

Evrime saldırıda kullanılan bazı argümanlar:

İndirgenemez Komplekslik

Bu kavram Michael Behe’nin 1996 yılında yayınladığı “Darwin’s Black Box” kitabıyla popülerleşmiştir. Burada iddia kısaca, doğadaki bazı yapıların birbiriyle içiçe geçmis çeşitli alt yapılardan ibaret olduğu ve bir parçanın çıkarılmasıyla bütünün fonksiyonunun bozulacağı, dolayısıyla bazı şeylerin daha basit yapılardan evrimleşerek oluşamayacağı, bunun ise evrim teorisini çürüttüğüdür. Bunun doğa için bir “akıllı tasarımcı” fikrini kanıtladığı söylenir. Buradan da (her nasılsa) teist argümanların kanıtlandığı sonucuna ulaşılır.

Herşeyden önce, bu kavramın yaratılışçı kesimde oldukça ilgi gördüğü doğru olmakla beraber, evrim teorisi için ciddi bir tehlike olduğu ve doğru dürüst cevabının verilemediği iddiası doğru değildir. Evrime karşı ciddi bir saldırı olmasından ziyade, kamuoyunda çok fazla sözü edilmiş olmasından dolayı evrim biyologları tarafından da konuya çok sayıda cevaplar verilmiştir. Bugün bilinmektedir ki, bir şeyin indirgenemez olması, basitten karmaşığa gelişemeyeceğini göstermez. Bazı mekanizmalar bir parçası çıkartılınca bozulur, bu doğru, fakat birbirine bağlı parçaların başından beri birbirine bağlı olarak varolması gerektiği yanlış bir önyargıdır. Nitekim, pek çok parça, bütünün evrimsel geçmişinde birbirinden bağımsız olarak, farklı sebepler için gelişmiş fakat belli bir karmaşıklık düzeyinden sonra birbirine tamamen bağlı hale gelmiştir.

Bunun pek çok örneği vardır ve örneğin evrim karşıtlarının indirgenemez kompleks olduğu gerekçesiyle basitten karmaşığa evrimleşemeyeceğini iddia ettikleri “göz”ün evriminde, doğada sadece ışığa duyarlı hücrelerden, yuvarlak şekilli reseptörlere, oradan insan gözu ve kartal gözüne kadar çeşit çeşit gelişmişlik düzeyinde gözler bulunmaktadır.

Termodinamiğin İkinci Yasası

Yaratılışçılar der ki, canlılık termodinamiğin ikinci yasasına aykırıdır.

Evrimciler düzeltir, der ki, sistem açık sistemse aykırı değildir. Termodinamiğin ikinci yasası kapalı sistemler için (dışarıdan enerji alışverişi olmayan) geçerlidir, açık sistemler için geçerli değildir. Dünya bir açık sistemdir (güneşten enerji alır). Dolayısıyla bu argüman geçersizdir.

Yaratılışçılar bilimsel kanunlara aykırı ya da açıklanamayan şeyler ararlar sürekli. Bu tür birşey bulduklarında bunun kendi kanıtsız yaratıcı spekülasyonlarını destekleyeceği inancındadırlar çünkü pek çok kez. Halbuki, öyle bir durum ortaya çıksa bile, bu bilimin sayısız araştırma alanları ve problemlerine eklenecektir sadece. Ortada metafizik açıklamalara sıçramayı gerektirecek bir durum olmayacaktır o durumda bile.

Hele de termodinamik ve evrim teorisi gibi yeterince anlaşılmış alanlarda bu tür problemler bulunması çok zordur aslında ama bunu çoğu yaratılışçı görmez.

Hayatın Oluşumu ve Kör Rastlantı

Evrime göre hayatın rastlantısal olduğu, fakat rastlantının bu derece muazzam oluşumları açıklayamayacağı iddia edilir. Örneğin ünlü, daktilo tuşlarına rastgele basan maymun örneği gibi. Denir ki hayatın rastgele oluşması bir maymunun bir daktilonun tuşlarına rastgele basarak Sheakspeare’in bir eserini yazması kadar küçük bir ihtimaldir. Bu konuda Sheakspeare’in tüm eserinin değil sadece “Olmak ya da olmamak” cümlesinin rastgele ortaya çıkmasının bile çok düşük bir ihtimal olduğu iddia edilir. Hatta bununla ilgili olasılık hesapları falan yapılır.

Buradaki temel sorun bilimin bu konudaki açıklamalarının tam anlaşılamamasıdır. Bir olayın rastlantısal olarak gercekleşmesi ayrı şey, bir olayın olasılığının çok düşük veya çok yüksek olması ayrı şey. Birşey rastlantısal olarak oldu demek, olma olasılığı çok düşüktü ama yine de oldu demek değildir.

İçinde 9999 tane beyaz, bir tane kırmızı bilye bulunan bir torbadan birer birer bilye çektiğinizi düşünün. Herhangi bir çekmeden sonra bilyeyi tekrar torbaya geri koyuyorsunuz. (Böylece her çekmede çekeceğiniz bilyenin rengine ait olasılık aynı olacaktır). Bu durumda, herhangi bir çekişte kırmızı bilye çıkma olasılığı çok düşüktür. (1/10000).

Fakat bu çekme işlemini sürekli tekrarladığınızı düşünün. 1000 defa çektiniz hala kırmızı gelmedi. 10 bin defa çektiniz hala gelmedi. Milyon defa çektiniz (olur ya) hala gelmedi. Fakat çekmeye devam ettiğinizi düşünün. Milyar defa, 10 milyar defa çekiyorsunuz. Çekme sayınız yükseldikçe artık bunların en az birinde kırmızı bilye gelme olasılığı da gitgide yükselecektir. Eğer trilyon defa çeker, hala kırmızı bilye bulamazsak, bu sefer niye kirmizi bilye hala bulamadık diye düşünmeye başlarız. Çünkü artık onu hala bulmamış olma olasılığımız düşük kalmıştır. Bulma olasılığımız değil.

Fakat yukarıdaki maymun ve daktilo örneği ve diğer benzer örneklerde gerçekleşme olasılığı çok düşük olan bir şeyden bahsedilip, hayatın oluşumuyla arada analoji kurulmaya çalışılır. Hayatın rastlantısal olarak oluşumu ihtimaline dair olasılık hesabı yapıp, çok düşük bir olasılık ortaya çıkartırlar. Fakat bu hesapta ne doğadaki fizik ve kimya kanunlarını, ne de örneğin doğal seçilim prensibini hesaplamaya katmazlar. Doğal seçilim, doğada çevreye daha iyi uyum sağlayan yapıların varlıklarını koruması, diğerlerinin ise ortadan silinmesi demektir. Bu prensip hesaba katılarak hesaplama yapıldığında, örneğin rastgele daktilo tuşlarına basan şempanze örneğinde, doğru basılan her tuşa ait harfin korunması, yanlış basılan her tuşa ait harfin ise sayfadan silinmesi icap eder. Çünkü doğa böyle çalışır. Bu düzeltmeye göre aynı olasılık hesabını tekrarlayan bir bilim adamı, “Olmak ya da olmamak” cümlesinin bu şekilde ortaya çıkış olasılığını 1/235 gibi bir değer olarak hesaplamıştır. (Diğer duruma kıyasla çok daha yüksek bir olasılık).

Günümüzde pek çok bilim adamına göre, evrendeki doğa kuralları öyle bir şekilde kurulmuştur ki, uygun koşullar oluştuğunda hayat büyük olasılıkla oluşur. Bunu antarktika gibi canlıların yaşamasına en az izin veren ortamlarda yaptıkları gözlemlere göre söylerler. Oralarda bile, yerin altında, kayaların içinde, herhangi bir yerde gerekli mineraller ve sıcaklık, vs. koşullarının oluştuğu her yerde tek hücreli canlı organizmalar keşfetmiştir bilim adamları. Günümüzde bilim der ki, bir kez fiziksel ortam uygun olmayagörsun, hayatın oluşması evrendeki mevcut fizik ve kimya kanunlarına göre çok yüksek bir olasılıktır.

Muazzam büyüklükteki bir evrende fiziksel ortamın buna uygun olduğu yerin bulunmasi ise torbadan bilye çekme örneğinde olduğu gibi yüksek bir olasılıktır. Nitekim gök cisimlerinin %99’undan fazlasında (yıldızlar, asteroidler, meteorlar, kuyrukluyıldızlar ve gezegenler, hepsi gök cismi olduğu için) hayat falan yok bildiğimiz kadarıyla. Fakat bu koca evrende, hayatın oluşmasına uygun fiziksel ortama sahip en az bir (ki aslında birden çok daha fazla) gök cisminin bulunması ise çok yüksek bir olasılıktır.

“Hayatın nasıl oluştuğu” ile “Hayatın neden oluştuğu” aynı şey değildir. Teistler genellikle bu iki soruyu birbirine karıştırırlar. Mevcut doğa yasaları gereği hayat oluşur. Burada kafa karıştıracak fazla bir nokta yok. Ama eğer “Peki evrendeki mevcut yasalar hayatın olusmasına neden izin verir? Evrenimiz neden hayata izin veren bir evrendir?” diye sorulursa, bu ayrı bir tartışmanın konusudur. Bu konuda sitemizdeki Neden Hayat Var? yazisini okuyabilirsiniz.