Din ve İnanç Üstüne

Din ve İnanç Üstüne

Tanrı

İnsanlar doğadaki birkaç milyar yıllık biyolojik gelişmenin en ön saflarında bulunmaktadırlar. Bu konumlarının ayrımına vardıklarında, ulaşılmış birikim ve gelişkinlik karşısında hayranlık ve korkuya kapılarak, bu sonucu izah etmede yetersiz kaldılar. Bu gelişkinliğe bizzat kendilerinin katkısı olmadığı için, bunun doğada çok üstün bir güç tarafından yapıldığını, tüm evrenin bu güç tarafından yönetildiğini düşünmeğe başladılar. Tanrı fikri bu gözlemlerden oluştu, sebebini kavrayamadığı olayları, süreçleri , tanrıya mal ettiler. Önceleri, ateş, yıldırım, yağmur, sel, deprem gibi basit doğa olaylarında bile çaresiz kalarak tanrıyı aradılar. Bu olayları sebep ve sonuçlarıyla izah edebildikçe tanrı fikri bunlardan uzaklaştı. Nesnel içeriğini biyolojik ve sosyal olaylardan alan daha soyut bir kavram haline dönüştü. Önce çok tanrılı dinler, sonra tektanrılı dinler, düşünsel altyapılarını tamamladılar.

Tanrının iktidarı

Tanrı, her yerde ve her zamanda varolan, her şeyi bilen, her şeyi yaratan, her şeye kadir bir soyut varlık olarak tarif edildi. Evreni yaratıp yöneten güç, bireyi ve toplumu da yönetmeli idi.

Bu düşüncelerle yola çıkanlar dönemin toplumsal çelişkileri için öngördükleri çözümleri tanrıya atfederek, iktidar mücadelesine giriştiler. Başarılı olanlar, tanrı adına yola çıktıkları için, başarılarını da tanrıya mal ettiler. Tanrının yeryüzündeki temsilcisi olarak, toplumu tanrı adına yönetmeğe başladılar. Toplumsal çelişkilere, çoğunluğun beklentilerine uygun çözüm ve uygulamalar buldukça, etkinlikleri daha da arttı. Bu dönemler köleci toplumun hakim olduğu dönemlerdi. Bir yanda köle sahipleri, büyük toprak sahipleri ve bunların lideri krallar, imparatorlar, senyörler vs. diğer yanda kölelerin bulunduğu bir sosyal yapı vardı. Bu sosyal yapıdaki adaletsizlikleri, toplumsal sorunları dile getirenler din adamları oldu. Kraldan da üstün tanrı adına toplumsal sorunlara çözüm üretip haksızlıklara karşı çıktılar. Böyle olunca çoğunluk (köleler) gönüllü olarak, çıkarlarına ters düşen eski iktidar sahipleri ise zorla yeni yönetimi ve tanrının elçiliği konumunu kabul ettiler

Peygamberler ve takipçileri genellikle doğaya ve toplum yönetimine ilişkin düşünce ve önerilerini, yazılı metinler halinde kitaplaştırarak, zamanaşımından kurtardılar. Toplum yönetiminin peygamberlerden sonraki uygulayıcıları olan Halifeler, havariler, hahamlar, papazlar, rahipler, mollalar gibi din adamları etkinliklerini günümüze kadar sürdüre geldiler. Kralların, imparatorlukların yerini dini liderler aldı.

Günümüzde peygamber sıfatı ile dünyaya geldiğini, tanrı adına toplumu yöneteceğini iddia edenler veya edecekler inandırıcılığını yitirmişlerdir. Bunlar kendilerini inandırmış olsalar bile toplumu inandıramayacaklardır. Nitekim aynı tezler ile ortaya çıkan insanlar, kendilerini peygamber ilan etmeseler bile ermişlik seviyesine geldiklerini ileri sürseler bile, mistik hezeyanları olan paranoyak akıl hastaları kabul edilerek psikiyatri hastanelerinde iyi bir tedavi ile bu hezeyanlarından kurtarılmaktadırlar.

Bilim ile Din Çelişkileri

Bilimsel gelişmeler dinin ana fikirlerini aşındırmaktadır. Tanrının, öteki dünyanın ruhların, meleklerin, insan düşüncesinden bağımsız varlıkları (objektif varlıkları) ispat edilememektedir. Bunları, maddi evrenden ve toplumdan esinlenerek insan düşüncesinin soyut bir ürünü olarak kabul etmekten başka yol yoktur. İnsanların bir inanç ve hayal dünyasıdır. Toplumdan ve toplumsal düzenlerden de bağımsız değildir. Çünkü insan beyni maddi temelden bağımsız soyutlama yapamaz. Tıpkı yokluğu kavrayamadığı gibi. Her kavramın toplumsal yaşamımızda karşılıkları vardır.

Tanrı: Siyasi güce

Öteki dünya ve melekler: Adalet mekanizmalarına.

Günah ve sevap: hukuk ve ahlak yasalarına, bireyin ego ve süper egosuna karşılık düşer.

Örneğin: Rüya insan beyninin soyutlama yeteneklerinden biridir. Maddi temele dayanmayan rüya görülemez.

Tanrı adına dini esaslara göre yönetilen toplumsal düzenler, teokratik düzenlerdir. Bu düzene uyum sağlayan veya sağlayamayanlar, bu dünyada din adamları ve inananlar tarafından, öteki dünyada ise Allah ve onun melekleri tarafından, cennet ve cehennem ile ödüllendirilip veya cezalandırılacaklardır. Yaşarken öteki dünyayı görebilmek, öldükten sonra yaşama dönebilmek imkansız olduğundan; yaşamın içinde olarak, bizlerin, öteki dünya hakkında, bu dünyadan bağımsız bir şey söylememize olanak yoktur. Söyleyeceğimiz her şey bu dünyaya ilişkin değerlerdir. Dolayısıyla sorun bu dünyadadır.

Allah’ın Adaleti

Allah adına toplumu yönetmek isteyen din adamları ve inananların koyduğu yasa ve kurallar, Allah’ın kuvveti ve kudreti ile orantılı mıdır? Toplumun her türlü sorununu çözmeğe yeterli, itirazsız kabul edilebilecek gibi midir? Evrenselliği, insancıllığı adilliği ve mükemmelliği tartışmasız kabul edilebilecek gibi midir? Çelişkilerden arınmış her yerde ve her zamanda uygulanabilirliği var mıdır? İnsan doğasına uygun, her türlü gelişme ve ilerlemeğe engel olmayan, sevgi, barış, kardeşlik, dayanışma gibi insani değerler içermekte midir ?…

Bu sorulara olumlu cevap verebilecek, her an kendini yenileyebilen dinler, toplumsal etkinliklerini sürdürebileceklerdir. Toplumu yönetmek için, bireyler tarafından uygulanması istenen yasa ve kurallar, toplumsal değişim,dönüşüm, ilerleme ve ihtiyaçlarla beraber, yenilikler ve değişiklikler ister. Hiçbir zaman ve zeminde değişmeyen tanrı yasaları, her dönem toplum ihtiyaçlarına cevap veremez. Günümüzde dinler, doğum, ölüm, evlenme, müzik, gibi duygu yoğun olaylar karşısında kurumlaşmış işlevlerini, sorunsuz sürdürmektedirler. Ancak üretim ve paylaşım süreçlerindeki eşitsizlikler karşısında; yeterli, uygulanabilir çözümleri yoktur. Sömüren ve sömürülen tarafların her ikisi de aynı dinin üyesi olabilirler. Bu durumda tarafsızlık, mevcut yapının devamını istemek anlamına gelir, kimden yana olunacağı ve bu sorunun nasıl ortadan kaldırılacağı konusunda da açıklık yoktur.

Din, toplumsal çelişkilere eşitlikçi ve insancıl öneriler getirdikçe, toplumun beklentilerine uygunluğu oranında benimsenir ve insanların hoşuna gider. Bu dünyadaki beklentilerinin gerçekleşmemiş olması umut ve beklentilerinin sonunu getirmez, tanrının iyi kulu, tüm isteklerine öteki dünyada kavuşacaktır. Kötüler cezalandırılacaktır. Bu yaklaşım da insanların hoşuna gider.

Tanrının her yerde olması, herkesin tavır ve davranışlarını gözleyebilir olması , insanların süper egosunu oluşturur. Onu başkalarına kötülük yapmaktan alıkoyar. Fakat bu şekildeki bir inanç ve iman; iyi, güzel ve insancıl amaçlar için kullanılabilir olsa bile, aklı ve bireysel iradeyi körelttiği için, insanları kul düzeyine indirgediği için, din adamları ve inananların bireysel veya toplu çıkarları uğruna (çoklukla şahit olduğumuz) tek tek veya toplu halde din adına, öteki dünya adına ” insanlık suçları” işlemelerini de olanaklı kılar.

Yanlış düşünceler temelinde üretilen yeni fikirler de yanlış olur. Bir yalan bin yalanı, bir yanlış bin yanlışı doğurur. Ama yanlış hesap da Bağdat’tan döner.

Örnek olarak; çocukların “öcü” ile korkutularak eğitilmesini ele alalım; Ne olduğu konusunda kafasında bir şey somutlaşamayan çocuğa “ÖCÜ” bir anlam ifade etmez. Onu kafasında mutlaka kavrayabildiği bir varlığa benzeterek somutlaştırmak zorundadır. Somutlaştırdığı varlığın kendisinde uyandırdığı duygulanım ile hareket eder. Herhangi bir davranışın yapılıp yapılmamasının ölçüsü öcü değildir. Öcü bahanedir, büyüklerin yasakladığı davranışlar öcüye mal edilmektedir.

Burada olduğu gibi sebep ve sonuç ilişkileri açısından toplu veya bireysel bir davranışın izni ile, dinin temel kavramları arasında bir bağıntı yoktur. Din adamları ve inananların rızası veya toplumsal gereklilik ile bağıntılıdır.

İnsan akıl ve zekasını, İç ve dış uyaranları algılayarak, bellekteki bilgilerle karşılaştırmalı değerlendirip en uygun tepkiyi gösterebilme yeteneği olarak tanımlamış. Hatta yalnızca değerlendirmeden öte, doğadaki değişim ve gelişim süreçlerinin yasalarını, sebep sonuç ilişkilerini, öğrenerek, bu süreçleri isteğe bağlı kılma, uygun araçlar yapıp kullanarak isteğe bağlı sonuçlar elde etme eylemini de aklın kapsamına girer.

Aklımızı kullanırken;

Nesnel temelden yoksun olarak varsayılanları algılayamayacağımız için, değerlendirerek uygun davranışı bulmakta da zorlanacağız. Nesnel temelden yoksun olup ta var olduğu konusunda ısrar edilen şeyleri algılama gayretlerimiz bizi çıkmaza sokacak, akıl ve zekamızın gelişip ilerlemesini köreltecektir. Tanrının, öteki dünyanın, meleklerin varlığı, algılama sınırlarımızın içine girdikçe, onları (matematik kavramlar gibi) gerçek yaşamda karşılıklarını bularak somutlaştırabildikçe, aklımızın önündeki engellerde kalkacaktır. Din adamları ve inananlarında konuyu bu şekilde kabul etmeleri kaçınılmazdır. Dini ideolojiler bu bakış açısı ile yeniden yapılandırıldığında, din adamları ve inananlardan (dolayısıyla Tanrıdan) korkumuz kalmayacaktır. Camiler, Kiliseler, Havralar, İbadet yerleri, sevgi dostluk, kardeşlik, bilim ve teknolojinin konuşulduğu, insanların kaynaştığı alanlar haline dönüşecektir.

Köleci toplumda filizlenerek gelişen tek tanrılı dinler, feodal toplumun ideolojisi olmuştur. Feodal toplumun kralları, senyorları, büyük toprak sahipleri gibi ayrıcalıklı sınıfları, köleci topluma baş kaldıran “dinler” karşısında ideolojik olarak yenilmişler, ancak ekonomik ve sosyal ayrıcalıklarını koruyacak şekilde dini ideolojiyi kabul etmişlerdir. Köleciliğe hukuksal olarak son verilmiş, ancak fiili olarak varlığı sürdürülmüştür. Kölelere sahibinden ve çalıştığı topraktan ayrılma hakkı tanınmış, ancak bütün çalışılabilir topraklar, sahipli olduğu için, kendi iradesi ile “sahip seçme özgürlüğü”’nden başka bir avantaj sağlanamamıştır.

Bu sonuçları ile hakim sınıflar din ideolojisini kabul etmekte bir sakınca görmemişlerdir. Feodalizmin bağrından filizlenerek ortaya çıkan kapitalistler ve işçi sınıfı, feodallerin iktidarlarını sarsmış giderek yıkmıştır. Krallar, sinyorlar, toprak ağaları ile bunların yönetim ortakları din adamları toplum yönetiminde etkinliklerini kaybetmişler, yerlerini kapitalist sınıfa bırakmışlardır. Günümüzde hem ekonomi hem politikada kapitalist sınıf birinci plandadır. Toplumun gereksinmelerine kapitalist sınıf cevap vermektedir. Tarım ve sanayi üretimini ellerinde tutmaları bu sınıfa çok geniş olanaklar sağlamaktadır. üretim araçlarının bu sınıfın mülkiyetinde olmasına sistemli ve örgütlü bir itiraz olmamaktadır. Hatta gerek işçi sınıfı ve gerekse sosyalistler tarafından meydan boş bırakıldıkça, kamu mülkiyetinde olan üretim araçlarına da (özelleştirme adı altında) göz dikmiş bulunmaktadırlar.

Dinler, kapitalistlerin ayrıcalıklarına ve sömürü mekanizmalarına itiraz etmedikleri için kapitalistler tarafından sınıfsal çıkarları için kullanılabilmektedir. Sosyalistlerin ateistliklerini ve kadına verdikleri insanca değeri, inananların karşısına koyarak onları sosyalistlere karşı kışkırtmaktadırlar. Böylelikle sınıfsal konumları itibariyle, sömürülen işçi ve emekçi kesimden olan dindarlar ile sosyalistlerin yakınlaşmalarını ortak hedeflere ilerlemelerini, engellemektedirler. Buna karşın kapitalistler, bilim ve teknolojinin katkılarıyla yapılan büyük ölçekli üretimlerden büyük ölçekli gelirler elde ettikleri için, sömürülerini açığa çıkarmayan, engellemeyen pozitif bilimleri geliştirmekte bir sakınca görmezler. Hatta bundan dolayı dinlerin, bilim karşısındaki bağnazlıklarını da sevmezler. ideolojik olarak daha çağdaş daha materyalisttirler.