Din, Cumhuriyet ve Atatürk -4

Din, Cumhuriyet ve Atatürk -4

Geldik 1950 lere… demiştim.

Birdenbire bambaşka durumlar başlamıştır. Farklılaşan Türkiye’de ne olmuştur? Çeşitli sanayi hamleleri yapan Türkiye, nasıl birden bire emperyalizmin kucağına otumuştur?

Bakın size bir örnek… Eski Türk filmlerine bakınız… Özellikle kırklı, ellili yılların filmlerinde sürekli bir yenilik, modernlik rüzgarları eser.
Elbette bazı kısımlar komiktir, sözler, ifadeler, senaryolar saftır.
Sansür sağolsun. Ama açıkça bir yenilik rüzgarları eser o filmlerde.

Yenilik rüzgarları eser esmesinde ama temelinde yine de bir tutuculuk vardır… Türkiye’nin, kabuğunu yırtmak isteyip ancak bunu beceremediğini çok güzel yansıtır o filmler…

Ama diyebiliriz ki: Evet evet…Türkiye bir hamle yapmıştır.

Peki ne oldu da hamle yapıldı ancak yükselinemedi; neden atlayıp, zıplayamadık?…
Temelinde skolastik düşünce ve öğreti yatan, ezbere dayalı bilgilerle donanımlı kitlelerin insanlarını, okul bitirmiş olsalar dahi, birbirine düşürmek o kadar kolaydır ki…

Unutmayınız ki, eğitim ile öğretim aynı şey değildir; birbiri ile elbette iç içedir, ama aynı değildir. Dolayısı ile müfredat çok önemlidir. Yine ondan dolayıdır ki, bazı üniversite mezunları kimi aklı selim ilkokul mezunları bile aşık dahi atamazlar.

Şunu demek kesinlikle yanlış olmayacaktır ki, öğretim ezbere dayalı ise, eğitim kalitesizdir. Böylelerinin aile bireylerini bile birbirlerine düşürmek işten bile değildir. Körü körüne ve kolaylıkla birbirine karşı kin, nefret, öfke ürettirebilirsiniz bu insanlara. Çünkü temeli ezbere ve sorgulamamaya dayalı bir düşünce, bir yaklaşım biçimi, insanları rahatlıkla kanan, inanan, güvensiz yapacaktır… En ufak bir sapmada da birbirlerine şüphe ile bakacaklardır.

Bunlar günlük yaşama öyle sirayet etmiştir ki, önceki yazılarımdan birinde bahsederek belirtmeye çalıştığım özerk kuruluşlar sistemler Türkiye Cumhuriyeti’nin içinde yer almışlardır…

Her biri kendi krallıklarını kurmuşcasına birbirlerine karşı duydukları güvensizlik ve bu güvensizliğin neden olduğu şüphelerle hareket ederek, kurallarına bunları yansıtmış, şüpheciliği her yerde yer aldırarak yaşama geçirmişlerdir…
Ondandır, adalet sistemimiz uzun seneler mercilerin kişileri “suçlu” ilan etmesi, kişilerin “suçsuzluğunu kanıtlaması” şeklinde devam etmiştir.
Çamur at izi kalsın… Şeriatın (devletin) kestiği parmak acımaz… Sükut altındır…gibi deyişler, bu zihniyetlerin yaptırımını, yerini perçinlemek üzere kulaklara küpe edilmişlerdir. Geçenlerde yer alan, “kültürümüze göre tıbbi mudahale” safsatasını üreten beyinler bu tür bakış açılarının uyuşmuşluğunun, densizliğinin bilime sızmasının en güzel örneğidir.

Gevezeliğim tuttu…konuda kalayım.

2. dünya savaşından sonra toparlanan ve bu savaştan ders alınarak geliştirilen politikalar, dünyada esmeye başlayan rüzgarlarla akın akın gelen…yani “emperyalizm” bizim en yumuşak yerimizi bulup oraya serumu dayadı…

İşte burada bir konsensus sağlayacağımızı düşünüyorum…

Emperyalistler bu ülkenin ezberci, skolastik kafaların devamını artarak palazlanmasını istemişler bunun adına her türlü desteği, yatırımı yapmaya başlamaktan geri kalmamışlardır. Bugün gelinen nokta seyhulislamcılığın her daim kendine yol bulmasıdır ve en büyük desteği de emperyalistlerden almışlardır. En güzel örneği bunların kucağında oturan, burnunuzun dibinde yer alan ARAPLARDIR.

Saddamı Saddam, Ladin’i Ladin’i yapanın, emperyalistler olduğu gerçeğini hanginiz reddedebilirsiniz?

Elbette “müslüman kardeşlerimize saldırılıyor” diye hoplaşanların bu konuda bilgileri yoktur, açıp bakmaya bile gerek duymazlar. İmam hatipler, kuran kursları, tarikatlar ile o yumuşak ve nazik yanımız her daim daha da yumuşatılarak geliştirilmiş, desteklenmiştir. İşte bu açıdan Cumhuriyetin öncesinde olan bitenlere bakmak önemlidir. Ellili altmışlı yılların öncesi ile sonrası arasındaki bu fark, tüyler ürpertici bir farktır. Bu farkın görülmesi, Türkiye’ nin nasıl ve neden geriye götürüldüğünü açıkça görmek için çok önemlidir.

Bizi batının emperyalizminin kucağına oturtanlar onlara hayranlık duyan, onları beğenen batı medenyeti sempatizanları, devrimciler, aydınlar, bilime, bilgiye gönül verenler değillerdir…
Bizi emperyalistlerin kucağına oturtanlar onların açıkça ve alenen destekledikleri, besledikleri, palazlandırdıkları, üzerine oynayıp yatırım yaptıkları dogmacılar, dinciler, gericilerdir.

Bu böyle olmuştur, olmaya da devam etmektedir.

Hurafeci, ezberci, aklı yerine öfkesini kullanan en ufak güç kullanmada tırsan ama intikam hırsı beslemekten geri kalmayan, tepkisiz, kabulcü, aciz… özünde gerici ama ezber bilgisi ile diploma sahibi KULLAR oluştu…

Bunlar organize oldular, örgütleyenler de her daim destek gördüler. Varoşlar, lumpenler, köylülük; bu organize sistemin bir parçasıdır. Olmak zorundadır. Bunlar kurdukları bu sitemin de en önemli unsurlarıdır…

Eğer bugün emperyalistlerin çıkarları uğruna edepsizliklerinden bahsedeceksek bunlardan bahsetmeliyiz. Emperyalistler hiçbir zaman karşılarında gelişmiş bir ülke, çağdaş bir millet görmek istemediler. Bundan dolayı sadece onlara kızmak, kin beslemek yerine, aynı zamanda kendimize de kızmalıyız.
Zira hurafe ile, din birliği ile, kültür birliği ile bu işin olmayacağının kanıtını her gün izlediğimiz olaylarla yaşıyor görüyoruz. Kalabalıklaşıp slogan atmak ile bu işler değişmiyor…haaa birşeyler oluyor…onların yani emperyalistlerin istediği oluyor.

Neden?

Anında binlerecesini basit bir karikatür veya dogmaya dokundurma ile sokağa döküyor, birbirlerine düşürüyor, yağma, yıkma yaptırıyor, sonra da seni vahşi, barbar ilan ediyor?

Çünkü akıl yoksunu hurafeci; birey olamadığı için, kalabalık gibi bir organizmanın içerisinde yararlı bir uzuv gibi varlık göstererek bir güç oluştuduğunu sanıyor. İşte bu kalabalıkların varlığı desteklendi. Elbette filizlerini de verdi ve bu kitleler emperyalistlerin desteği ile otorite sahibi oldular, merciileştiler.
Zenginleştiler de… Hem de artarak.

Bu kısımda bazılarının düşüncelerine de değinmek istiyorum…
Ekonomik sorunu olmayan, refah düzeyi yüksek olmak her zaman çözüm degildir. Hurafeciliğin de yok olmasına her daim radikal ve direkt bir etkisi yoktur zira zenginleştikçe kendilerine benzerlerini çoğaltma yatırımlarına yöneldiler.

Dogmatizmin pençesinde olmayan fakiri zenginleştirseniz, refah kazandırsanız kaliteli bireyler elde edebilirsiniz. Ama dogmatizmin pencesinde olan zengin ile beter olunmakta…

Bakın Rusya’da beş beter ekonomik krizler yaşandı, ama anında toparlıyorlar. Avrupa Birliği Rusya için KEŞKEEEE diye bir politika istiyor…

Doğu Almanya keza… Zenginleştikçe güzelleşiyorlar.

Biz ise zenginleştikçe daha da çirkinleşiyoruz, para ile ne yapacağını bilmeyen bir halde ortalıkta ahmaklıklar sergiliyoruz. Ceket yakmaca, peçete atmaca, silah sıkmaca, gül dökmece, masada avrat oynatmaca, manken kovalamaca.
“Yurtdışındaydım hayatım” hala en ayrıcalıklı olma hallerinden…

Elbette bunlar otomatikman feodaliteyi de daim kıldı. Olanlar oldu ve sonuçları hayatımıza bodoslama sirayet etti…
İstikrarsızlık, hinlik, birbirini kötüleme, kalleşlik, bindiği dalı kesme, pire için yorgan yakma hep bu kafaların o bilindik karakteristik özelliklerini sergileyerek organize oldular, örgütlendiler, siyasileştiler söz sahibi oldular… Akıl yoksunu, elalem iş başında görsüncülük ile oluşturulan bu sistemlerin eserleri ortada…

İşte size bir örnek;

Nakliye, ki ekonominin her açıdan can damarıdır; hale bakınız.

Demiryolu yok. Denizyolu yok.

Bunlar, konusunda uzman, diplomalı, yetkililerin elinden çıkanların bir sonucudur. Fay hattındaki otoyollar, arkasına bir lokomotif daha ekleyerek hızlandırılarak devrilen trenler; bu ezberci, hurafik, akıl yoksunu, sözüm ona bilim okumuşların işidir.

Neden?

Temelinde dogma var da ondan.

Salçalı suya ekmek banmak ve şükretmek ile olmuyor bu işler.

Hiçlik kavramının yüce kılınması ile oluşan ahmak beyinlerin kazanımı sadece hüsrandır.

———————

Elbette okuyanlar arasından yazdıklarıma katılmayanlar olabilir. Katılanlar ancak ekleyecekleri olanlar da olabilir. Katılmayan dostların neden katılmadıklarını gösterir bilgilerler de önemlidir.

Fena mı olur; var ise yanıldıklarımız ile yeni doğrular yer değiştirmiş olurdu. Bu bilgileri merak ettiğimi belirtmek isterim.

Ben buraya inandıklarımı yazmadım. Salt, elle tutulur, bariz yaşanmışlıkları bilgi olarak belgeleri ile derledim ve yazdım. Aslında fazla bir yorum da yapmadım dersem doğru olur…

…zira o kadar aşikarlar ki.

Evet bu oldukça önemlidir.

Yazdıklarımda bir inanç unsuru yoktur. Dolayısı ile yazdıklarım inanç kertesinde ele alınırsa, objektif bir yaklaşım olmamış olur diye düşünüyorum.

Bilgileri yerine inanç mekanizmalarının ışığında bakanlar, hatta ideolojilerinin çerçevesinde bakanlar (ideoloji de kimi yerlerde inançlaşabilir ama her zaman değil) bu inançlarının dürtüsü ile hareket edenler bu başlık altında hakaret göreceklerdir.

Bu normaldir, kaçınılmazdır.

Ancak bu başlık altında inanca saldırılmamaktadır, inancı her alanda birincil sırada tutmaya, tutanları desteklemeye, inancı kullananmaya ve onu her alanda malzeme ve konu etmeye, sürekli gündem yapmaya ise açıkça saldırılmaktadır.

Bu son cümlemin yanlış değerlendirilmemesini önemle rica ediyorum. Saldırılan kişiler değil, fiiliyatlardır, eylemlerdir. Nesneldir, öznel değildir.

Bu farkın görülmesi özümsenmesi önemlidir.

Bu başlık altında “inanç mekanizmasının provoke olması ile” ne söz sahibi olunabilir ne de karşı duruş sergilenebilir. Çünkü inanç, yani dogma; naturası ve gerçek yaşamdan örnekleri de gereği, sizi otomatikman kişiye yönlendirecektir, bilgi ve/veya konuya değil.

Aramızda bunu yapabilenler yok değildir…varlar, ama azlar… Bilgiye hürmet ederler, inançları ile çeliştiği halde o bilgileri yok saymazlar.

Çünkü dogmanın pençesinde olanlar sadece kendi bilgisini sever. Hatta inancı ile bilgisini bile birbirinden bile ayırt edemez. Ona karşı, ondan farklı olan bilgi sahiplerini dinlemez, tehdit olarak görür, onları yok sayar veya yok eder.

Yukarıda bahsettiğim mekanizmaların ehillerinden birinin “yandım anam, ürünüm ağaçta kaldı, paramızı alamadık” diye bağıran bir adama “ananı al git lan” diyerek adamın sorunu karşısında kifayetsiz kalmanın dürtüsü ile asıl sahip olduğu menkibelerinin çerçevesinde görevi adamın sorunu ile ilgilenmek yerine şahsına yönelerek sesini kesmeye yeltenmesi bir başka örnektir.

Keza sanat…bu zihniyetten her daim ve her zaman olumsuz olarak nasiplenmiştir. Bilim, mantık, felsefe de öyle.

Dogma, üretilene, yazılana, sunulana, söylenene anlatılana karşı farklı bilgiyle, yeni bilgiyle değil; ürtene, yazana söyleyene yönelerek onları susturmaya, yok saymaya veya yok etmeye yönelmiştir.

Dogmanın pençesinde bir demokrasi, dogmanın pencesinde bir Cumhuriyet ancak bu kadar olacaktır.

Cumhuriyetimizin içi boş değildi. Ama içi boş bir milletin Cumhuriyetinin içi boş olacaktır…

***

Bugün 29 Ekim 2010.

Isparta valisi günün önemine binaen bir demeç veriyor ve diyor ki;

‘Atatürk son nefesini verirken aleykümselam demiştir’

Buyrun buradan yakın…

Ölümünden saatler önce komaya girdiği bilindiği halde.

***

Bu notlar dizisi, daha çok bilgi aktarımıdır.

Kaynakçalarını da inceleyerek kendi sentezinizi kendiniz yapınız.

hubbez