Din, Cumhuriyet ve Atatürk -3

Din, Cumhuriyet ve Atatürk -3

Atatürk’ün hayatını sınıf geçme malzemesi bilgisinden öte götüremeyen, doğum yılı, yeri, gittiği okullar, anasının, babasının adları, Kemal adının nereden geldiği, hangi yılda hangi rütbeyi almış olduğu, Samsun’a çıkışı, kongreler, zaferler, devrimler olarak sunan müfredata lanet okumamamak elde değil…

Şunun şurasında son on senedir onun kişiliği, dünya görüşleri özel hayatı itibarı ile doktrinleri kitlelere ulaştırılmaya başlandı…
Bir kaç şiirde de “Mustafa Kemal’i anlamak”tan söz edilir ama ne anlatılır ne de anlaşılması gerekenler verilir… Atatürk’ün duyguları, akrabaları, aşkları, sevgilileri ortaya konulmaya başlandı. El yazısı ile notları kitaplaştırıldı, böylelikle onu daha fazla tanımaya başladık… Daha önce ne vardı, bir kaç özlü sözünden başka?

Neden acaba?

Bazılarınız Atatürk’ün pragmasist kişiliğine yorarak, dini, “zamanın gereklerine göre manipüle etmesinden” dem vurabilir.

Bunu yapmayınız…

O zaman ile bu zaman arasında dogmanın neden oldukları ile sonuçları arasında ne fark var?
Sadece bu ülkede mi? Dogmanın hüküm sürdürüldüğü her ülkede tablo aynı değil mi? Aynı vurdumduymazlık yine aynı marka narkozla devam etmiyor mu?
Geriyiz…gerideyiz…gericiyiz.

Bazılarının göğüslerini gere gere devrimciliği, devrimci kişiliklerini hemen hemen her konuya yaklaşımlarında dile getirmelerini hatta monte etmelerini düşünürsek… Nasıl oluyor da dogmayı devrimci görüş karşısında bir engel olarak göremiyorlar, göremiyorsunuz?

Türkiye Cumhuriyeti’ne kimi zaman beslediğiniz öfke, sizi bu ülkenin bir numaralı sorunu olan dogmanın yanında yer almaya mı itiyor yoksa?

Bir nevi düşmanımın düşmanı dostum mu diyorsunuz?
Yoksa dogmanın etkisi altındasınız da farkında mı değilsiniz?

Cumhuriyetten bahsediyorsak, sadece onu kurmakla değil, yaşatmakla ilgili olan bir konuya değiniyorum. Elbette kurucusunun bundan seksen sene önce gördüklerinden dem vuruyorum…

“Eğitim şaaaart” diye bağırmayan kaldı mı…
Elbete bu, Cem Yılmaz kullandı diye ona ait bir espri değil…
E, Cumhuriyetten bu yana eğitim yok mudur?

Vardır…

Eğitim de var öğretim de var.
Aslolan eğitimin müfredatıdır…nedir müfredat…muhteviyat ve metodoloji. İşte bu muhteviyat ve metodolojinin içi boştur… hatta bomboştur.
“Boş” derken, “yok” demiyoruz. Bilgi çok…ama gereksiz ve çapsız…metodoloji ise ezbere dayalı, sınıf geçme amaçlı.

Neden böyle olmuştur?
Çünkü dogma dayatılmıştır, kendine yol bulmuştur.

Bakınız Atatürk’ün İnönü ye gönderdiği mektup sonrasında müfredatta yer alan 1931 yılının lise iki tarih kitabında neler yazıyor;

Sayfa 84

Bu mukaddes karataş ananesi aynen Frikler’de de vardı. Demek ki, Kabe’nin bir köşesindeki karataşın kutsiyet almasından, ziyaret tavaf edilmesinden çok evvel Friklerde karataşın mabet ve ziyaretgah esası olması adeti teessüs eylemiş bulunuyordu.

Karataş: Hacer-ül esved.
Hadi böyle bir bilgiyi bir yerlerde beyan edin bakayım…

Aynı kitaptan:

KABE VE SAİR MABETLER VE KAHİNLER

Arabistan’ın muhtelif yerlerinde insan heykellerinden ve nebat resim ve suretlerinden ibaret ağaçtan ve taştan putların muhafazasına mahsup yerler vardı. Muhammed’in neş’et etmiş olduğu Mekke’de ki Kabe denilen mabet bu yerlerin en büyüklerinden idi. Her mabet kahinler tarafından idare olunurdu. Kahinler nezirleri sadakaları kabul ve ayinler icra ederlerdi.Güya gayıptan haber verirler, rüyaları tabir ederlerdi.

Kabe, mikap yani tavla zarı şeklinde demektir.

Filhakika, kabe zar şeklinde, insan boyunda dört duvardan ibaretti, duvarlar harçsız adi taştan yapılmıştı. Binanın çatısı da yoktu, dört köşesinde dört taş vardı. Bunların en meşhuru Haceriesvet denilen bir karataştı. Kabe çok eskidir. Ne vakit ve kimler tarafından yapıldığı bilinmiyor. Arap ananesi, kabenin inşasını İbrahim peygambere atfetmektedir.

Bu mukaddes karataş ananesi aynen Frikler’de de vardı. Friklerin mukaddes sayarak ihtiram ve ibadet ettikleri karataş bugünkü Afyon Karahisar şimalinde kadim Pessinüs şehrinde bulunuyordu. Bunun kutsiyeti ananesi bu şehrin Romalılar tarafından zaptına kadar devam etmişti. Demek ki, Kabe’nin bir köşesindeki karataşın kutsiyet almasından, ziyaret tavaf edilmesinden çok evvel Friklerde karataşın mabet ve ziyaretgah esası olması adeti teessüs eylemiş bulunuyordu. Kabe bidayette mahalli bir mabet iken Mekke ahalisi burasını bir milli mabet derecesine yükseltmişlerdi. Mekkeliler Arapları kendi mabetlerine celbedebilmek için Arap yarımadasının muhtelif yerlerinde mabut tanınan 360 putu Kabe’de yerleştirmişlerdi. Kabe’nin kutsiyetini Yahudi ananelerine de raptetmişlerdi. Bu uydurmalara göre İbrahim karısı Hacer ile oğlu İsmail’i buraya getirmişti. Zemzem’de onlar için fışkırmıştı. İbrahim oğlu İsmail ile birlikte Kabe’yi bina etmişlerdi. Cebrail kendilerine o zaman beyaz ve mücella olan Haceriesvedi getirmişti, bu taş sonradan günahkarların ellerini sürmelerinden dolayı kararmıştı.

Bunların hepsi, bittabi sonradan uydurulmuş masallardır.

Kureyşliler, Kabenin teşkilatınada ehemmiyet vermişlerdi, ayrı ayrı dini vazifeler ihdas etmişlerdi. Kabe kapıcılığı ve hacılara su temin etmek ve fakir hacılara meccanen yemek tevzi eylemek gibi Arapları celbedecek işleri görmeğe mahsus bir takım memuriyetler ihadas edilmişti. Bu itina neticesinde Kabe bütün Arabistan’ın dini ve milli bir merkezi oldu. Bundan başka Mekke’de bir panayır tesis edildi. Ticaret Kureyşliler elinde olduğundan bu panayırdan çok istifade ederlerdi. Panayırda şiir ve hitabet müsabakaları açmak sureti ile de Mekke ve havalisinin ehemmiyeti büyütülmüştü.

Yine aynı kitabın sayfalarında yazılanlarda kullanılan üslup ne kadar ilginç (bugüne göre) gerçekçi ve objektif…

…ve tabii kafirce:

Syf. 86:
Panayırda şiir ve hitabet müsabakaları açmak sureti ile de Mekke ve havalisinin ehemmiyeti büyütülmüştü. Ticaretlerinin inkişafı ve Kabeyi ziyaret etmek üzere hacıların gelmesi için emniyet ve asayişin temini lazım olduğundan Mekke’nin etrafında muharebelerin men’i maksadı ile birtakım kaideler konmuştu. Bunların herbirine dini şekiller verilmişti. Kabe’nin İbrahim tarafından bina edilmiş olduğu söylenerek dört ay etrafında muharebe etmek men olunmuştu. Bu tedbirlerin herbiri Mekke ve Kabe’nin ehemmiyet ve şerefini arttırmıştı. Arabistan’da az çok Hristiyanlar da bulunduğundan, diğer putlar arasına elinde çocuğu İsa olduğu halde Meryem’in de resmi konulmuştu. İşte bu şeriat içinde Kabe Kureyşliler için iktisadi ve ticari menfaatler teminine yarayan bir vasıta oldu.

Syf. 90:
Medineniler ile Mekkeliler arasında derin bir düşmanlık ta vardı. Medinelileri Muhammed’in davetine icabet etmeye sevk eden başlıca sebepler işte bunlardır.

Muhammed de Mekke’den kalkıp Medine’ye kaçtı. Buna Hicret denildi.

Muhammed’in koyduğu esasların toplu olduğu kitaba Kuran denir.

Bu esasları ihtiva eden cümlelere ayet, ayetlerden mürekkep parçalara da sure derler. İslam an’anesinde bu ayetlerin Muhammed’e Cebrail adında bir melek vasıtası ile Allah tarafından vahiy, yani ilham edildiği kabul olunur.

Muhammet birdenbire Allah’ın Resulüyüm diye ortaya çıkmamıştır. O, Arapların ahlak ve adetlerinin pek fena ve pek iptidai ve ıslaha muhtaç olduğunu anlamış, bunları ıslah için tenha yerlere çekilerek senelerce düşünmüş ve yıllarca tefekkürden sonra kendisinde vahiy ve ilham fikri doğmuştur.

Vahiy, ilham fikri Muhammetten evvel de Araplarca meçhul değildi.

Bütün iptidai kavimler gibi, Araplar da, şairlerin akıl erdiremedikleri kuvvetlerden ilham aldıklarına inanırlardı.

Syf. 91:
Bu kuvvetler Araplar için cinlerdi. Cinler güya, kahinlere gayıptan haber vermek kudretini ilham ederlerdi. Bu nevi itikatlar Arabistan da herzaman o kadar canlı ve derin olmuştur ki, Muhammed dahi cinlerin vücuduna samimi olarak inanmıştır.

Araplar şairleri bir kahin gibi telakki ederlerdi. Muhammed’in Musa, İsa, dinlerine dair öğrendikleri de, kendisinde bu itikadı kuvvetlendirmiştir. Bu peygamberler de melekler vasıtası ile ilham aldıklarını söylemişlerdi.

Muhammet başlangıçta herhalde şedit bir heyecana maruz oldu.

Hakikatte peygamberin ilk söylediği Kuran ayetlerinin ne olduğu kati surette malum değildir.

Muhammet uzun bir devirdeki tefekkürlerin mahsulü olan ayetleri luzum ve ihtiyaçlara göre takrir ediyordu.

Bununla beraber kendisini tahrik eden kuvvetin tabiat fevkinde bir mevcudiyet olduğuna samimi surette kani idi. Muhammedi harekete getiren ilk amil bu samimi heyecanlar olmuştur.

Syf. 92
Muhammet davet ettiği dinin, kendinden evvel, Musa, İsa ve sair peygamberler tarafından davet edilen İbrahim ve Tevhid dini olduğunu söylemiştir.

Syf. 93
Caminin kıblesi Kudüs idi sonraları Mekke’ye döndürüldü. Burada, Allah’ın yanılmaz iradesine dikkat çekilmektedir. Kıble, madem ki Kabe olacaktı ki, önceleri öyledir. Sonradan Kudüs’e çevrilmiştir. Öyleyse neden daha sonra tekrar Mekke’ye çevrilerek ikide bir fikir değiştiren bir irade ortaya çıkmıştır. Bakınız, Kıble’nin Değiştirilmesi.

Syf. 94
Muhammet Medinede yerleştikten ve az çok teşkilat yaptıktan sonra Mekke ile Suriye arasında gelip giden tüccar kervanlarına tecavüzlere başlamıştı. Suriyeye ticaret içingitmiş bir kervan hepsi Kureyş kabilesine mensup 70 kadar suvari ile Mekke’ye dönüyordu. Bunların başında Ebu Süfyan vardı. Sahil yolu ile yürüyorlardı. Muhammet bunu haber aldı. Kervanın yanında nekadar servet olduğunu ve kuvvetlerinin azlığını da öğrenmişti. Muhammet Müslümanları topladı. Onlara vaziyeti anlattı ve bu kervanı vurmak üzere Medine’den hareket olundu.

Syf. 95
Medineye dönüldüğü zaman Müslümanlar arasında ganimetlerin taksimi yüzünden ihtilaf çıktı. Muhammet bu ihtilafı teskin için Ganaim denilen ayetleri tebliğ etti.

Syf. 119
Kuran ayetlerini bir cilt halinde toplayarak, Kuran denilen kitabı ilk vücuda getiren Ebubekirdir.

***

Sık sık kafaları ütülercesine dile getirdiğim şu “skolastik öğrenme ve düşünce biçimi” var ya…(hani ilk duyulana tapınma, soramadan, sorgulayamadan kabul etme şeklinde bir ögrenme ve düşünce şekli) buna tekrar değinmek istiyorum.

Düşünsenize, bir milletin, bir ülkenin varlığına, geleceğine, günlük yaşamına yön veren bir kitap var…ama ne yazdığı bilinmiyor, anlaşılmıyor. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasından hemen öncesinde uzunca bir süre geçmişinde yer alan dine dayalı, şeriat yönetim şekli ile kutsal kitabın anlaşılamamasının ilintisini düşünelim.

Bir kere şunu bilmek lazım, Kuran kolayca anlaşılabilen, “bildiğiniz Arapça” ile yazılmamıştır. Kuran’ın Arapça meali de vardır.

Bu bir gerçektir…hakaret değil… Açar kaynakçaları okursunuz; lafız nedir, Arapça nedir, Kuran’ın dili nedir, görebilirsiniz. Kimileri hatta çoğunluk bunu bir meziyet, yücelik, inanılmazlık olarak görürler…ama degildir. Tartışılamayan, “Haşaaa” denilerek susturulan, hayatını adadığı, uğruna savaştığı, hatta ölmek istediği ve bunu içinde tam olarak ne yazdığını bilmediği bir kitap uğruna, o kitabı bilenlerin ağzından çıkanlara direk inanan ve ona göre hareket eden bir kişi skolastik ögrenme ve düşünme biçiminin oluşumunun temelini oluşturmuştur…

Eğitimi, adalet sistemi, kanunu, cezası bu esasa dayalı bir toplum düşünün…bu merciler insan yetiştiriyor, insan hakkında kararlar veriyor, gelecek tayin ediyor…

Zamanla oluşan büyük kitlelerden bahsediyorum…kayıtısız şartsız kabul etme üzerine kurulu böyle bir düzende yer alan bu kitlelerin düşünce ve öğrenme biçiminden bahsediyorum… Öğretimin, bilimin, aklın halini varın kendiniz tahmin edin.

Ezbere dayalı, kabullenmiş, ne denilse kolayca inanan, doğruluğunu araştırma, soruşturma, ögrenme alışkanlığı olmayan, bundan çekinen korkan insanlardan bahsediyorum…

“ANADİLEDE İBADET” gerçekleştirilememiştir…Bu da kitleleri körü körüne ögrenme, kabul etme, kolayca kanma hataları yapmaya meyilli kılmıştır… Cumhuriyetimizin en önemli hendikaplarından biridir…

Kuran Kurslarının, “İBADET ARAPÇA OLMALIDIR!” dayatmasının nedeni de budur. Her zaman bir başka kişiye, onun ağzından çıkana bağımlı olmanın devam etmesini istemektir…yani Şeyhulislamcılığın ekmeğine yağ sürmektir. Bununla da, kolayca yönlendirilen, merak etmeyen dolayısı ile korkak ve pısırık, sini,k vurdum duymaz, bana dokunmayan bin yaşasıncı kitleleri oluşturdular…

Ve bunların az zekisi de sinsi, iş bitirici, kolaycı zihniyetlerle bu kitlelerin liderleri olabildiler. Yine umursamaz ama sinsi, yine düşünmeyen ama hin, yine korkak ama manevracı…
Bunlar eğitimde, adalette, yönetimde, siyasette kalabalık bir şekilde yer aldılar. İçlerinden elbette farklılar çıktı…ama yok edildiler, susturuldular, öldürüldüler, katledildiler…

İşte bu günleri o günlerden gören, o yıllarda memelektin direksiyonunda olanların hatırlarından bir kesit daha.

PAŞALARIN ANILARI…

***

Kazım Karabekir Anılarından:

Sayfa 157-158-159

Yeni yolun açılış merasimi ne zaman ve ne tarzda olacağını merakla bekliyordum. 18 Temmuz’da, İslam’lığın terakiye mani olduğunu haykıran Fethi Bey ve arkadaşları bu maniayı nasıl ve ne zaman kaldıracaklardı? Hükümet programıyla mı ? Yoksa Gazi’nin herhangi bir hamlesiyle mi?.. Bu bekleyişim uzun sürmedi. Hemen bu akşam (14 Ağustos) heyet-i ilmiyye şerefine Türk Ocağında verilen çay ziyafetinde ilk tehlikeli hamle göründü.

Şöyle ki, Ziyafete Mustafa Kemal Paşa’da, bende davet edilmiştik. Vekillerden kimse yoktu. Hayli geç gelen Mustafa Kemal Paşa, heyet-i ilmiyyenin şimdiye kadar ki mesaisi ile ilgili görünmeyerek “Kuran’ı Türkçe’ye aynen tercüme ettirmek” arzusunu ortaya attı.

Bu arzusunu hatta mücbir olan sebebini, başka muhitlerde de söylemiş olacaklar ki, bugünlerde bana Şeriye Vekili Konya Mebusu Hoca Vehbi Efendi vesair sözüne inandığım bazı zatlar şu malumatı vermişlerdi:

“Gazi Kuran-ı Kerim’i bazı İslamlık aleyhtarı zübbelere tercüme ettirmek arzusundadır. Sonra da Kuran’ı Arapça okunmasını, namazda bile yasaklayarak bu tercümeyi okutacak!.. Ve o zübbelerle işi alaya boğarak güya Kuran’ı da, İslam’lığı da kaldıracaktır. Etrafındaki böyle bir muhit kendisini bu tehlikeli yola sürüklüyor. Bazı yeni kişilerden söz ettikleri gibi, bu akşam da bu fikre ayak uyduran bazı kimseler görünce, bu tehlikeli yolu önlemek için Mustafa Kemal Paşa’ya şöyle cevap verdim :

“Devlet Reisi sıfatıyla din işlerini kurcalamaklığınızın içerde ve dışardaki tesirleri çok zararımıza olur. İşi alakadar makamlara bırakmalı. Fakat rastgele şunun bunun içinden çıkabileceği basit bir iş olmadığı gibi, kötü politika zihniyetinin de işi karıştırabileceği gözönünde tutularak, içlerinde Arapçaya ve dini bilgilere de hakkıyla vakıf değerli şahsiyetlerin de yüksek ilim adamlarımızdan mürekkep bir heyet toplanmalı ve bunların kararına göre tefsir mi, tercüme mi yapmak muvafıktır, ona göre bunları harekete geçirmelidir.”

“Din adamlarına ne luzum var, dinlerin tarihi malumdur, doğrudan doğruya tercüme edivermeli!..” gibi bazı hoşa gider gibi bir fikir ortaya atılınca buna karşı :

“Müstemlekeleri İslam halkıyla dolu olan büyük milletler kendi siyasi çıkarlarına göre Kuran’ı dillerine tercüme ettirmişlerdir. İslam dinine ve Arapça diline hakkıyla vakıf kimselerin bulunmayacağı herhangi bir heyet, tercümeyi mesela Fransızca’sından da yapabilir. (Bir müddet sonra böyle bir tercüme de ortaya yayıldı. Bir müddet sonra da bazı camilerde bu Türkçe tercümeden mukabele okutuldu ise de, iş ancak ezanın Türkçe olması şeklinde kalabildi). “Fakat bence, burada Maarif programımızı tespit için toplanmış bulunan bu yüksek heyetten, vicdani olan din bahsinden değil, müsbet ilim cephesinden istifade hayırlı olur. Kuran’ın yapılmış tefsirleri var, lazımsa yenisini de yaparlar. Devlet otoritesini bu yolda yıpratmaktansa, Milli kalkınmaya hasretmek daha hayırlı olur,” dedim.

Mustafa Kemal Paşa beyanatıma karşı hiddetle bütün içini ortaya döktü :

“Evet Karabekir, Arapoğlu’nun yavelerini Türk oğullarına öğretmek için Kuran’ı Türkçe’ye tercüme ettireceğim ve böylece de okutturacağım, ta ki budalalık edip de aldanmakta devam etmesinler..”

İşin bir heyet-i ilmiye huzurunda berbat bir şekle döndüğünü gören Hamdullah Suphi ve Ruşen Eşref beyler :

“Paşam çay hazır, herkes sofrada sizi bekliyor” diyerek bahsi kapatabildiler. Bizler de hususi masadan kalkarak sofraya oturduk ve yedik içtik.

Fakat heyet-i ilmiyenin bütün azası üzgün görünüyordu. Şüphe yok ki, yakın günlere kadar Kuran’ı ve Paygamber’i her yerde medh ve sena eden ve hatta hutbe okuyan bir insandan bu sözleri beklemek herkese eza veriyordu.

Sayfa 162

Dün akşamki ağır beyanatın sözde kalmasını hepsi candan diliyordu. Herhangi dini ve ahlaki inkilap zihniyetini, ne ilme ne de ilim adamlarına dayanamayacağına göre, nereden geldiği belli olmayan bu tehlikeli fikrin fiiliyat sahasına çıkabilmesi herşeye elverişli bir muhitle, pek yaman hadiselere yol açacağı herkesi düşündürüyordu.

Gazi İslamiyeti Övüyor mu Yeriyor mu ?

16 Ağustos’ta İsmet Paşa ile görüştüm. 18 Temmuz’da teşkilat-ı esasiyye münasebetiyle Fethi Bey ve arkadaşlarıyla yaptığımız “İslam’lık terakkiye manidir” münakaşasını ve Gazi’nin yazkın zamanlara kadar her yerde İslam Dini’ni, Kuran’ı ve Hilafeti meth ve sena ettiği ve hatta pek fazla olarak Balıkesir’de minbere çıkıp aynı esaslarda Hutbe dahi okuduğu halde, dün gece heyet-i ilmiye karşısında Peygamberimiz ve Kuran’ımız hakkında hatır ve hayale gelmeyecek biçimde konuştuğunu anlattım ve bu tehlikeli havanın Lozan’dan yeni geldiği, hakkındaki kanaatın umumi olduğunu da söyledim. İsmet Paşa, Macarlar, Bulgarlar aynı saflarda İtilaf devletlerine karşı harp ettikleri ve mağlup oldukları halde, istiklallaerini muhafaza etmiş olmaları Hristiyan olduklarından, bize istiklal verilmemesi de İslam olduğumuzdan ileri geldiğini, bugün kendi kuvvetimizle yıllarca uğraşarak kurtuldukça da İslam kaldıkça müstemlekeci devletlerin ve bu arada bilhassa İngilizlerin daima aleyhimizde olacaklarını ve istiklalimizin daima tahlikede kalacağını bana anlattı. Ben de ona bu fikre iştirak etmediğimi şu mütalaalarıma dayanarak söyledim: “Böyle bir fikrin doğuracağı hareket, milletin başına yeniden daha korkunç ve daha meş’um bir istibdat idaresi getirecektir. Daha kazanamadığımız milli neşe kaçacak, birçok emekle kurulan milli birliğimiz de bozulacaktır. Biz içerde birbirimizi boğarken, bize bu kurtuluş yolunu gösteren politikacılar “Türkler Hristiyan oldular” diye bütün İslam alemini bizden nefret ettireceklerdir. Bu suretle bizi cezalandırmak için İslam alemi ruhlarında isyan duyacaklardır.

Kubbeli Köşk’te Din Tartışması

Sayfa 165

19 Ağustos Pazar akşamı, Mustafa Kemal ve İsmet Paşalar-Latife Hanım ile birlikte bana akşam yemeğine geldiler. Keçiören’e giderken sağ tarafta kubbeli köşk denen mevkide, bol suyu ve büyücek havuzu olan br köşkte kira ile oturuyordum. İsmet Paşa, Lozan’da iken Mustafa Kemal Paşa, Latife Hanım’la birlikte, bir kere daha bana akşam yemeğine gelmişlerdi.

Münakaşayı İsmet Paşa ile ben yaptım. Mustafa Kemal Paşa sükunetle bizi dinledi. Mustafa Kemal Paşa, Lozan’dan da aldığı hızla, ne İktisat Kongresi’nin ve ne de heyet-i ilmiye’nin hazırladığı programlara ilgi göstermeyerek müthiş bir inkilap hamlesi teklif etti. “Hocaları toptan kaldırmadıkça hiç bir iş yapamayız” “Bugünkü kudret ve prestijimizle bugün bu inkılabı yapmazsak, başka hiçbir zaman yapamayız.” İlk Fethi Bey Grubundan sonra da Mustafa Kemal Paşa’dan işittiğim bu yeni inkilap zihniyetini İsmet Paşa bir çırpıda tamamlıyordu. Aradaki zaman fasılaları kendiliğinden ortadan kalkarak, bu üç şahsiyetin üç maddelik programları kulaklarımda tekrarlandı.

1- İslamlık terakkiye manidir
2- Arapoğlu’nun yavelerini Türklere öğretmeli
3- Hocaları toptan kaldırmalı!

Peki ama ne olmak istiyorsunuz? dedim. Hristiyan mı, dinsiz mi? Hiçbirine imkan olmamakla beraber her iki yol da, hem tehlikeli hem de geridir.

Münevver Hristiyanlık alemi ilim zihniyetine daha uygun yeni bir esasları araştırırken bizim, onların köhne müessesesini benimsemekliğimiz müthiş tehlikesiyle beraber, medeniyet aleminin nefret ettiği geri bir yol olduğundan maksatsız bir hareket olur. Bir milet de, duygu birliği, itikat birliği ve menfaat birliği olmazsa, idare edenlerle edilenler arasında bir uçurum açılır ve bu uçurum günün birinde millete mezar da olabilir. Ben her fırsatta söylediğim gibi, dinle uğraşmanın bizi daha ziyade terakkiden alıkoyacağı ve daha ziyade geri götürebileceği kanaatindeyim. Dini olduğu gibi bırakmalı ve hükümet ne buna tesir yapmalı ve ne de tesiri altında kalmalıdır. Biz milli istiklalimiz gibi, milli hürriyetimizi de, en mukaddes gaye tanımalıyız ve bunun zevkini bütün millete tattırmalıyız. Bunun için medeni hedeflerimizde sürat, fakat içtimai gayelerimizde tekamül yolunu tutmalıyız. Ben taasuptan uzak ve terakki sever bir insan olduğumu eserlerimle de gösterdim. Zaten yakından biliyorsunuz. Din hakkındaki düşüncemi doğuda iken çocuklar için yazdığım “Öğütlerim” başlıklı eserimde de üç yıl önce neşretmiş bulunuyorum. Müsaadenizle okuyayım. Din ve Mezhep öğüdünü okudum. Sükunetle dinlediler. Hiç cevap vermediler. Bahis de kapandı.Mustafa Kemal Paşa’nın büyük bir dikkat ve sükunetle beni dinleyişinden ve ara sıra İsmet Paşa’yı süzmesinden ve ayrılırken de bana karşı gösterdiği samimiyetten çıkardığım mana, beni haklı bulduğu idi.

Fakat mütalaalarıma hak vermekle tekrar “mefküre hatırasına” döneceğini hiç de aklıma getirmemiştim.

Görüldüğü üzere 30’lu yıllarda yazılan çizilenler, girişimler bugünün halkını galyana getirecek cinsten…

Zaten kimi -sözüm ona- içleri güzellik dolu, bilgi üreten, gönüllü dost görünümlü dostların bunları okuduktan sonra çıkıp hakaretler etmesi, kinlenmesi, şahsıma yönelmesi de olası.

Hiç şaşırmam.

Çünkü günlük yaşamda bunun binlerce örneği ile Türkiye nin siyasi sahnesinde son on yıldır fazlası ile yer almakta. Anında kinleniyorlar ama…
Bu adam ne yazıyor, neden yazıyor, ne amaçlıyor diye bakmak gibi bir alışkanlıklar yok. Elbette bu kadar yazıyı bazı arkadaşların bu hallerini deşifre etmek adına yazmadım… sadece örnekliyorum.

Pekiii… Yukarıya astığım otuzlu yıllarda bu degişikliklerin gerekliliğini gören, bunları amaçlayan Türkiye Cumhuriyeti’nde ne oldu?
Atatürk’ün ölümünden hemen sonra patlak veren ikinci dünya savaşı ile geçen sıkıntılı bir süre var…

Geldik 1950’lere..

hubbez