Din, Cumhuriyet ve Atatürk -2

Din, Cumhuriyet ve Atatürk -2

Atatürk, bakalım Cumhuriyetin kurulması ile birlikte, o konuşmasından yaklaşık sekiz sene sonrasında neler demiş?
Sekiz sene az süre değil. Dört senede üniversite bitiyor, üç senede lise. Kapısından girdiğiniz gibi mi çıkıyorsunuz? Dünyaya bakışınız aynı mıdır?

Atatürk, “Alın size Cumhuriyet, ne yaparsanız yapın” dememiştir…onu yaşatmaya, daim kılmaya çalışmıştır. Bu süre içinde elbette ülkeye, gidişata, millete bakmış, onları izlemiştir…ve ortaya 1930 lar itibarı ile bir Türkiye Cumhuriyeti tablosu çıkmıştır.
İşte bu tabloya bakıp değerlendirmelerini yapmış… Balıkesir’de okuduğu hutbeye bakacak hali yok ya:

“Şimdiki Türk milletine bir resim tablosuna bakar gibi bakalım. Şimdiye kadar edindiğimiz bilgilerle düşünelim. Bu tabloda neler görüyorsak, bu tablo bize neler hatırlatıyorsa onları birer birer söyleyelim.”

“Bu tablo bize neler hatırlatıyorsa” demiş Atatürk.

…acaba neyi hatırlattı. Neden memnun değildi?
1923 ile 1931 arasında neler oldu… Ne gibi faktörler ön plana çıktı?

Evet, ortaya çıkan tabloya bakarak ne hatırladı acaba?
Atatürk’ü naklederken de bunlardan bazılarını atlamak, görmezden gelmek, yok saymak birilerinin işine gelmekte. Öyle ki Türkiye Cumhuriyeti’nin durumunu dahi düşünmüyorlar…bunları verirken nelere mal olacağını da hesaplamıyorlar… Belki de hesaplıyorlar ve hesapları da o anki durumlarını, çıkarlarını hesaplamaktan öte değil…

Ahlaksızlığın oluşmasının temelinde de bu umursamazlık yatıyor…bizlere çok pahalıya mal olduğu daha da bedel ödeyeceğimiz neredeyse kesin.

Daha önce belirtmiştim ama yazı bütünlüğü olsun diye yeniden yazacağım:

“Din birliğinin de bir millet teşkilinde müessir olduğunu söyleyenler vardır fakat biz, bizim gözümüz önündeki Türk Milleti tablosunda bunun aksini görmekteyiz.”

Bunu demekle kalmıyor nedenlerini de açıklıyor;

“Türkler Arapların dinini kabul etmeden evvel de büyük bir millet idi. Arap dinini kabul ettikten sonra bu din ne arapların, ne aynı dinde bulunan acemlerin ve ne de mısırlıların ve sairenin Türklerle birleşip bir millet teşkil etmelerine hiç bir tesir etmedi. Bilakis, Türk milletinin milli rabıtalarını gevşetti, milli hislerini, milli heyecanını uyuşturdu. Bu pek tabii idi. Çünkü Muhammed’in kurduğu dinin gayesi milliyetlerin fevkinde şamil bir Arap milliyeti siyasetine müncer oluyordu. Bu arap fikri ümmet kelimesi ile ifade olundu. Muhammed’in dinini kabul edenler, kendilerini unutmağa hayatlarını Allah kelimesinin her yerde yükseltilmesine hasr etmeğe mecburdular. Bununla beraber, Allah’a kendi lisanında değil Allah’ın Arap kavmine gönderdiği Arapça kitapla ibadet ve münacatta bulunacaktı. Arapça öğrenmedikçe Allah’a ne dediğini bilmeyecekti. Bu vaziyyet karşısında Türk Milleti bir çok asırlar ne yaptığını ne yapacağını bilmeksizin adeta bir kelimesinin manasını bilmediği halde Kuran’ı ezberlemekten beyni sulanmış hafızlara döndüler.” M.Kemal Atatürk – Medeni Bilgiler

Bu tespitler içerisinde çok ilginç ifade şekilleri var…bunları hep beraber görebiliyoruz.

Ama şu ifade gerçekten mühim…

“Muhammed’in dinini kabul edenler, kendilerini unutmağa hayatlarını Allah kelimesinin her yerde yükseltilmesine hasr etmeğe mecburdular.”

Geçekten de kendini kul kertesinde görenler, kendilerini unutmaktalar. Ebette bu kendini unutma beraberinde vurdumduymazlığı, umursamazlığı, önemsemememeyi de getirmekte. Dinin ön planda olduğu devletlerin milletlerinde, topluluklardaki vurdum duymazlığın nedeni dogmanın günlük yaşamda yoğun olarak yer almasının vermiş olduğu narkoz etkisidir. Ortaçağdaki değerler sisilesine bakınca da aynı durumları, benzer akibetleri görmek mümkündür.

Bugün Cumhuriyetin içinin boşalmasındaki en etken neden; dogmanın uyuşturucu etkisi nedenli oluşan duyarsızlık, vurdumduymazlık, bana dokunmayan bin yaşasıncılık, umursamazcılıktır…

Bu umursamazlık ile körü körüne savunulanlar nedenli neyin değerli neyin değersiz olduğu anlaşılamamış hatta yer değiştirmiş olup, orataya çıkan tablo hazin bir hal almıştır.

Aşağıda okuyacaklarınız yine Atatürk ün kendi el yazısı olan notlarından derlenmiştir:

“Başlarına geçebilmiş olan haris serdarlar, Türk milletince karışık cahil hocalar ağzıyla ateş ve azap haliyle müthiş bir muamma haliyle kalan, dini, hırs ve siyasetlerine alet ittihaz ettiler. Bir taraftan zorla arapları emirleri altına aldılar bir taraftan Avrupada Allah kelimesinin ilahi parolası altında hristiyan milletlerinin idaresi altına geçirdiler. Fakat onların dinlerine ve milliyetlerine ilişmeyi düşünmediler ve onları ümmet yaptılar…
Hırkasıdır diye bir palaspareyi hilafet alameti ve imtiyazı olarak altın sandıklara koydular halife oldular.

Gah şarka, cenuba, gah garba veya her tarafa saldıra saldıra Türk Milletini Allah için, peygamber için, topraklarını, menfaatlerini benliğini unutturacak, Allah’a mütevekkil kılacak derin bir gaflet ve yorgunluk beşiğinde uyuttular. Milli duyguyu boğan, fani dünyaya kıymet verdirmeyen, sefaletler, zaruretler, felaketler, his olunmaya başlayınca, asıl hakiki saadetin öldükten sonra ahirette kavuşacağını vaat ve temin eden dini akide ve dini his millet uyandığı zaman onun şu acı hakikatı görmesine mani olmadı.

Bu feci manzara karşısında kalanlara, kendilerinden evvel ölenlerin ahiretteki saadetlerini düşünerek veya bir an evvel ölüm niyaz ederek ahiret hayatına kavuşmak telkin eden din hissi, dünyanın acısı duyuların tokatıyla, derhal Türk Milleti’nin vicdanındaki çadırını yıktı, davetlileri Türk düşmanları olan Arap çöllerine gitti..

Türk vicdani umumisi, derhal yüzlerce asırlık kudret ve küşayişle, büyük heyecanlarla çarpıyordu. Ne oldu?.. Türk’ün milli hissi, artık ocağında ateşlenmişti, artık Türk cenneti değil,eski hakiki büyük Türk cedlerinin mukaddes miraslarının son Türk ellerinin müdafaa ve muhafazasını düşünüyordu. İşte dinin, din hissinin Türk milliyetinde bıraktığı hatıra.

Türk Milleti, milli hisi dini hisle değil, fakat insani hisle yanyana düşünmekten zevk alır. Vicdanında milli hissin yanında, insani hissin şerefli yerini daima muhafaza etmekle muftehirdir.

Türk Milleti insaniyet aleminin samimi bir ailesidir.

Bütün bu söylediklerimizi kısa bir çerçeve içine sokmak istersek şöyle diyebiliriz. Türk Milleti’nin teessüsünde müessir olduğu görülen tabiri ve tarihi vakıalar şunlardır.

A- Siyasi varlıkta birlik
B- Dil birliği
C- Yurt Birliği
D- Irk ve menşe birliği
E- Tarihi karabet
F- Ahlaki karabet”

Atatürk, 6 ayrı tarihi vakıa saymakta ve bunların arasında din birliği gibi milyonları etkileyen olguyu dahil etmemektedir.

“Bütün milletler tamamen aynı şartlar altında teşekkül etmemiş olduklarına göre, Türk Milletinde yaptığımız gibi, diğer her millet ayrı olarak mütalaa edilmedikçe, milliyet fikrini umumi ve fenni olarak tarif etmek güçtür.

Hürriyet insanın düşündüğünü ve dilediğini mutlak olarak yapabilmesidir. Bu tarif Hürriyet kelimesinin en geniş manasıdır. İnsanlar bu manada hürriyete hiçbir zaman sahip olamamışlardır ve olamazlar. Çünkü malumdur ki insan, tabiatın mahlukudur.”

Müslümanların devamlı olarak söyledikleri ‘İnsan Allah’ın kuludur’ deyimi de burada şekil değiştirmektedir.

“İptidai insanların, tabiatın herşeyinden, gök gürültüsünden, geceden, taşan bir nehirden ve vahşi hayvanlardan ve hatta birbirlerinden korktuklarını biliyoruz. İlk his ve düşüncesi korku olan insanın her düşünce ve dileğinin mutlak surette yapmaya kalkışmış olması düşünülemez. İptidai insan kümelerinde ata korkusu ve nihayet büyük kabile ve kavimlerde ata korkusu yerine kaim olan Allah korkusu insanların kafalarında ve hareketlerinde hesapsız memnular yaratmıştır. Memnular ve hurafeler üzerine kurulan bir çok adetler ve ananeler, insanları düşünce ve harekette çok bağlamıştır, o kadar ki düşünce ve hareket serbestisi gibi bir hak mefhum malum olmamıştır. Cemaatlerin başına geçebilen adamlar, cemaati Allah namına idare ederdi.

Türkiye Cumhuriyetinde herkes Allah’a istediği gibi ibadet eder. Hiçkimseye dini fikirlerinden dolayı birşey yapılamaz. Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi dini yoktur. Türkiye’de bir kimsenin fikirlerini zorla başkalarına kabul ettirmeye kalkışacak kimse yoktur ve buna müsaade edilmez. Artık samimi mutekitler, (konuyu bilenler) derin iman sahipleri, hürriyetin icaplarını öğrenmiş görünüyorlar.

(Atatürk burada önce, “derin iman sahipleri, hürriyetin icaplarını öğrenmişlerdir” ifadesini kullanmakla birlikte, olmakla, öyle görünmek arasındaki farkı da göz önünde bulundurarak, katiyet ifade eden “öğrenmişlerdir” ifadesini, daha sonra katiyet ifade etmeyen, “öğrenmiş görünüyorlar” şeklinde değiştirmeyi daha uygun görmüştür. Bugünkü Türkiye’ye baktığımızda, derin iman sahipleri için hürriyetin icaplarını öğrenmişlerdir diyebilmemiz oldukça zor. Atatürk’ün bu ifadeyi görünüyorlar şeklinde değiştirmekle bu “derin iman sahiplerinden” emin olmadığını göstermiştir.)

Bütün bunlarla beraber, din hürriyetine, umumiyetle vicdan hürriyetine karşı taassup yükünden korunmuşmudur bunu anlayabilmek için, taassupsuzluğun ne olduğunu tetkik edelim. Çünkü bu kelimenin delalet ettiği manayı zihniyeti herkes kendine göre anlamaya çok meyillidir.

Dini hürriyeti bir hak telakki etmeyen acaba kalmadı mı ?

Vicdan hürriyetini, insan ruhunun, Allah’ın ali hüküm ve nüfuzu altında, dini hayatı idare için malik olduğu haktan ibaret olduğunu bellemiş olanlar, acaba bugün nasıl düşünmektedirler ? Bu gibiler kendisi gibi düşünmeyenlere içlerinden olsun kızmıyorlar mı ?

Bu saydığımız zihniyette bulunduğuna ihtimal verilen kimselere hür mütefekkirlerimiz acaba bir tessür hissi ile bir esefle bakmıyorlar mı? Bu saydığımız gibi, muhtelif inanışlı kimseler, birbirlerine kini nefret besliyorlarsa, birbirlerini hor görüyorlarsa ve hatta sadece birbirlerine acıyorlarsa, bu gibi kimselerde taassupsuzluk yoktur, bunlar mutaassıptırlar.

Taassupsuzluk o kimsede vardır ki, vatandaşının veya herhangi bir insanın vicdani inanışlarına karşı hiç bir şekilde kin duymaz, bilakis hürmet eder. Hiç olmazsa başkalarının, kendininkine uymayan inanışlarını bilmemezlikten duymazlıktan gelir.

Taassupsuzluk budur.

Fakat hakikati söylemek lazım gelirse diyebiliriz ki, hürriyeti hürriyet için sevenler, taassupsuzluk kelimesinin ne demek olduğunu anlayanlar bütün dünyada pek azdır. Heryerde umumi olarak cari olan taassuptur. Heryerde görülebilen sulh manzarasının temeli, taassup ile, hür fikrin birbirine karşı kin ve nefreti üstündedir. Temelin devrilmemesi, kin ve nefret zeminindeki muvazeneyi tutan fazla kuvvet sayesindedir.

Bu söylediklerimizden şu netice çıkar ki, aramızda, hürriyet haillerinin (engelcilerin) zail olduğuna (sona erdiğine) bizim gibi düşünenlerle birlikte yaşadığımıza hüküm vermek müşküldür. O halde görülen, taassupsuzluk değil zaafın dermansız bıraktığı taassuptur.

Şüphesiz fikirlerin, itikatların başka başka olmasından şikayet etmemek lazımdır. Çünkü bütün fikirleriyle itikatlar, bir noktada birleştiği taktirde, bu hareketsizlik alametidir, ölüm işaretidir.

Böyle bir hal elbette arzu edilmez.

Bunun içindir ki, hakiki hürriyetçiler, taassupsuzluğun umumi bir haslet olmasını temenni ederler. Fakat hatta hüsnüniyetle dahi olsa, taassup hatalarına karşı dikkatli olmaktan vazgeçemiyorlar. Çünkü hüsnüniyetler, hiçbir zaman, hiçbirşeyi tamir edememişlerdir.

İnsanların ruhun selameti için yakıldıklarını biliyoruz. Herhalde bunu yapan engizisyon papazları hüsnüniyetlerinden ve iyi iş yaptıklarından bahsederlerdi, belki de, cidden bu sözlerinde samimi idiler. Fakat, bir hamakati, (beyinsizlik, ahmaklık) yahut bir hiyaneti iyi bir iş kalıbına uydurmak güç değildir, en nihayet bu bir isim değiştirmek meselesidir.

İşte bu sebepledir ki, aldırmamazlığı kayıtsızlık derecesine kadar götürmemek mühimdir.

Gerçi hür olmak herkesin hakkıdır ve bunun için hakiki hürriyetçiler, hürriyetçi olmayanlara karşı da geniş davranılmasını isterler. Fakat bunların hiçbir zaman elleri ayakları bağlı olduğu halde kurbanlık koyun vaziyetine razı olacakları asla kabul olunmamalıdır.

Unutmamalıdır ki, bazı insanlar istikbali, mazinin arasından görmekte musirdirler. (ısrarcı) Bunlar, alakamızı kestiğimiz ananelere karşı behemehal (mutlaka) sadakatin iadesini isterler.

Bu gibi insanlar, kendi itikat ettiği gibi, itikat etmeyen kimseleri istedikleri gibi ezemezlerse, kendilerini cenderede hissederler. Herhalde, taassupsuzluğun arzu edildiği gibi umimileşmesi, huy haline gelmesi fikri terbiyenin yüksek olmasına bağlıdır.”

Gazi o kadar yazmış, anlatmış.

Bir işe yaramış mı?

Çemiş Arabın yavesi başımızda söz sahibi olmuş…

…onu da biliyorum.

hubbez