Ateistlere Sıkça Sorulan Sorular

Ateistlere Sıkça Sorulan Sorular

Ateizm nedir?

 

Ateizm, Tanrı inancının ve bununla bağlantılı teist inançların reddidir.

Ateist, teizmin Tanrı’sının varlığının gösterilemeyeceğini, dolayısıyla tüm dayanaksız iddialar gibi temel ve varsayılan tavır olarak reddedilmesi gerektiğini düşünüyor da olabilir, böyle bir Tanrı’nın varolmadığının gösterilebileceğini düşünüyor da olabilir.

Gerekçesi ne olursa olsun, kişi eğer teist Tanrı’nın varolduğu fikrini reddediyorsa, ateisttir.

Dikkat edilirse burada en önemli ayrıntı, Tanrı kavramıdır.

İnternetin yaygınlaşmasından sonra sanal ortamda bu konularda çok tartışma yapılmıştır. Gerek Türkçe, gerek yabancı sitelerde yapılan teizm/ateizm tartışmaları sonucunda artık açıkça ortaya çıkmıştır ki, her insan Tanrı deyince aynı şeyi anlamamaktadır.

Dolayısıyla, ateistin konuya yaklaşımı, tartışılan Tanrı tanımına bağlı olacaktır.

Dikkat edilirse, burada reddedilen bu kavramın zihinlerdeki varlığı değildir. Zihinde varolan bir kavramın, dış dünyadaki varlığı iddiası reddedilmektedir. Aynen noel baba, anka kuşu, tek boynuzlu at gibi zihinlerde varolan ve tanımlı kavramların dış dünyadaki varlıklarının reddedilmesi gibi. Dikkat edilirse bu red için sözkonusu kavramın dış dünyada varoladuğuna dair elde somut bir gösterge olmaması yeterlidir. Bazen elde daha fazla veri olabilir. Sözkonusu kavramın sadece varlığına dair yeterli gösterge olmaması değil, varolamayacağına dair göstergeler elde olabilir. Bu kavramın dış dünyada varlığının doğruluğu kesin olarak bilinen bazı doğa yasalarını çiğneyecek olması gibi, ya da bu kavramın paradoksal ve mantığa aykırı unsurlar içermesi ve bu yüzden zihin dışında hiçbir şekilde varolamayacak olması gibi. Dikkat edilirse, bu durumda, yani elde bu kavramın dış dünyada varolamayacağına dair veriler bulunduğu durumlarda, kavramın varlığı sadece delil yetersizliğinden reddedilmemekte, varolamayacağı bir nevi kanıtlanarak reddedilmektedir.

Tanrı konusunda da, kavramın tam olarak nasıl tanımlandığına bağlı olarak bu yaklaşımlardan biri veya diğeri kullanılmaktadır.

Hatta bir de üçüncü bir durum vardır ki, bu yaklaşımda Tanrı denen kavramın sadece dış dünyada varolmadığından değil, zihinde kavram olarak dahi varolmayı başaramadığından bahsedilir. Felsefede bazen “ignostisizm” denen bu yaklaşıma uyan durumlarda, ateistler bunun da Tanrı’nın varolmadığını gösteren bir duruma işaret ettiğini düşünür. Bu Tanrı’nın geçerli bir şekilde tanımlanmadığı veya tanımlanamadığı durumlara karşı düşer. Öyle ki, ortaya net bir kavram çıkmamıştır. Neyin varlığı veya yokluğundan bahsedildiği belli değildir. Bu durumda ateist, “Tanrı” kelimesine karşı düşen bir kavramın, dolayısıyla da Tanrı’nın varolmadığını söyleyebilirÇ.

Ateizm Tanrı’nın varlığına ve teist iddialara inanmamak olarak tanımlandığında, ortaya bir de Tanrı kavramıyla hiç karşılaşmamış kişilerin ateist kabul edilip edilemeyeceği sorusu çıkar. Bazı ateistlere göre bu kişiler de ateizmin tanımı gereği ateist kabul edilmelidir. Fakat genel eğilim ateizmin aktif bir red olarak anlaşılması gerektiği yönündedir. Yani genel eğilime göre ateist, bu konuda düşünüp araştırmış ve aktif bir girişim sonucu Tanrı iddiasını reddetmiştir.

Ateizmin çeşitleri var mıdır?

 

George H. Smith, Anthony Flew ve Michael Martin gibi ateizmin tanıtımında önemli rol oynamış otoriteler tarafından kullanılmış bir sınıflandırma ateizmi “negatif ateizm” ( ya da “zayıf ateizm”) ve “pozitif ateizm” (ya da “güçlü ateizm”) olarak ikiye ayırır. Negatif ateizm, Tanrı’nın varolmasını prensip olarak mümkün görmekle beraber, varolduğuna dair hiçbir gerekçe bulunmadığı gerekçesiyle Tanrı’yı reddeder.

Pozitif ateizm ise, Tanrı’nın varolmasını mümkün görmez. (Bunu, Tanrı kavramının geçerli bir şekilde tanımlanmadığı, içinde çelişkiler taşıdığı veya absürd olduğu, vs. gibi gerekçelere dayanarak yapar).

Yani negatif ateizmde bir iddia yoktur, sadece bir red vardır. Pozitif ateizmde ise hem bir red, hem de bir karşıt iddia vardır. Daha anlaşılır bir dille ifade edilirse, negatif ateist Tanrı kavramına “Varolduğu kanıtlanmadığı sürece bu iddiayı kabul edemem” şeklinde yaklaşır. Pozitif ateistin yaklaşımı ise, “Tanrı’nın varolması mümkün değildir” şeklindedir.

İkisi de sonuçta Tanrı kavramını reddetmek noktasında birleştiğinden, ateizm tanımlanırken ikisinin ortak noktası olan “Tanrı’ya olan inançsızlık” kullanılır. Çünkü bu inançsızlığın sebebi ne olursa olsun, ister delil yetersizliği, ister Tanrı kavramının anlamsızlığı veya absürdlüğü, ister başka bir gerekçe olsun, hepsinin ortak noktası kişide Tanrı inancının varolmamasıdır.

Ateizme dair bu sınıflandırma, özellikle 1990’lı yıllarda, internetin yaygınlaşmasıyla duyulmuş ve yayılmıştır. Fakat günümüzün pek çok etkili ve popüler ateistinin bu sınıflandırmaya rağbet etmediği de göze çarpmaktadır. Bunun sebebi muhtemelen bu sınıflandırmanın çoğu kişinin Tanrı’dan aynı şeyi anladığı kabulü altında yapılmış bir sınıflandırma olması, halbuki tartışılan Tanrı tanımına göre ateistin tavrının “pozitif” ve “negatif” ateizm arasında değişebilecek olmasıdır.

Ateist, varolmadığı gösterilebilecek bir Tanrı kavramını tartışırken, ki teizmin tipik Tanrı kavramı genellikle bu kategoriye girecek şekilde tanımlanır, “pozitif” ateist tavır takınabilecekken, üzerinde düşünülerek geliştirilmiş, daha felsefi ve aslında teizmin tipik Tanrı’sını daha az andıran, fakat günümüzde kendilerine yine de sıkça rastlanan daha sofistike bazı Tanrı tanımları için “negatif” ateist tavır takınabilir.

Dolayısıyla, tartışılan Tanrı kavramına göre değişebilecek ve mutlak bir sınıflandırma olamayacağı artık açık hale gelmiş bu ayrıma günümüzün yeni ateistlerinin git gide daha az rağbet göstermesi normaldir.

Bir de ateizmden farklı olarak, inançsızlığın başka türleri kabul edilebilecek agnostisizm, deizm ve panteizm denen düşünceler vardır.

Agnostisizm : Tanri’nin ne varolduğuna ne de yok olduğuna inanmak için yeterince kanıt olmadığını, dolayısıyla bu konuda bir karar verilemeyeceğini söyler. Fakat agnostisizmin “teist agnostisizm” ve “ateist agnostisizm” olarak ikiye ayrilabileceğini söyleyen uzmanlar da vardır. Bu uzmanlara göre, teist agnostikler Tanri’ya inanmak için yeterince kanit olmadiğını kabul etmekle beraber yine de Tanrı’ya inanmayı tercih ederken, ateist agnostikler Tanrı’ya inanmamayı secer. Bu şekliyle ateist agnostisizm “zayıf” ateizm haline dönüşmektedir.

Deizm : Deizm, evrenin bir yaratıcısı olduğunu kabul etmekle beraber, dinlerin ilahi olduğunu kabul etmez. Deizmin bakış açısına göre, Tanrı başlangıçta evreni yaratmış ve sonra işleyişine karışmamıştır. Dinler ilahi değil, insan yapısıdır.

Panteizm : Bir de panteizm denen bir düşünce vardır ki, içinde Tanrı adı verilen bir kavram içermekle beraber, daha çok din dışı bir bakış açısı olduğu söylenebilir. Panteizme göre, Tanrı evrenin “tüm”ü, “bütün”üdür. Varolan herşey Tanrı’nın bir parçasıdır. Bu düşünce, Tanrı’yı doğaüstü bir metafizik kavram olmaktan çıkarıp, doğanın içine sokarak dinlerdeki tipik “Kişi Tanrı” anlayışından uzaklaşmaktadır.

 

Ateizm evreni açıklamaya çalışan bir felsefi akım mıdır?

 

Ateizm dünyayı açıklama iddiasında olan bir dünya görüşü ya da bir felsefi akım değildir. Ateistler dünyayı açıklama ile ilgili konularda birbirlerinden farklı görüşlere sahip olabilirler. Bir tibet rahibi, bir marksist, bir üniversite profesörü veya dünyadaki pek cok sırrı uzaylılarla açıklayan “yeni çağ” inanç sistemlerinden birine mensup bir kişi dünyanın açıklamasi ile ilgili pek çok noktada birbirlerinden çok farklı, hatta belki taban tabana zit düşüncelere sahip olabilirken, pekala da “ateizm” noktasında birleşiyor olabilirler. Dolayısıyla ateizmin ortak bir dünya açıklaması, politik görüşü, değerler sistemi ya da ahlak felsefesi yoktur. Ateistlerin Tanrı konusu hariç diğer felsefi konulara ilişkin ortak bir dünya görüşü olmak zorunda değildir.

Fakat ateistlerin büyük çoğunluğu bilimsel/materyalist dünya görüşüne sahip kişilerdir ve dünya ve evren açıklamaları konusunda çağdaş bilimin bulgularını kullanırlar. Dolayısıyla temel felsefi sorulara bilimin cevap verebildiği ölçüde cevap verirler. Başka bir ifadeyle, ateistler evrenin kökeni, canlılığın ortaya çıkışı, hayatın anlamı gibi temel felsefi konularda verilmesi gereken cevapları bilime havale etmişlerdir.

 

Neden ateist olunur?

 

Dinlerin iddialarını ve inançların kökenini araştıran bilinçli ve araştırmacı bireyler, eğer çocukluklarında maruz kaldıkları dinsel şartlanmaları aşabilirlerse dinlerin insan yapısı olduğunu, Tanrı fikrinin ise diğer pek çok efsaneden ve hayali varlıktan farklı olmadığını görecektir. Burada en önemli faktör işin fikirsel yönünün değil, psikolojik ve toplumsal baskıların sebep olduğu duygusal yönünün aşılmasıdır. Bu aydınlanma sürecini başarabilen bireyler Tanrı iddiasını reddetmeye başlarlar. “Ateist” sıfatını kendine yakıştırmaya psikolojik olarak hazır hale geldiklerinde ise kendilerine “ateist” demeye başlarlar.

Yani kendilerini ateist olarak nitelendiren insanlar genellikle bu konuda kafa yorup araştırma yapmış ve bilinçli bir şekilde Tanrı kavramına inanmamayı seçmiş kişilerdir.

Dünyaya kızgın olduğu için veya Tanrı’dan nefret ettiği için ateist olmak ise sanılanın aksine çoğu ateist için geçerli değildir. Bu tür sebepler Tanrı konusunda kafa yorup araştırma yapmak için birer motivasyon kaynağı olabilirken, iddia edilenin aksine, Tanrı kavramının reddi için kullanılan sebepler değillerdir. Nitekim bir ateist dinin dünyaya zarar verdiğini düşündüğü için çevresindeki din figürlerinden ve dinsel düşünceyi temsil eden kavram ve kişilerden hoşlanmıyor olabilir. Fakat bir insan varlığına inanmadığı bir şeyden nefret edemez.

Ateist ahlak var mıdır?

İyi ve kötüyü ayırt edebilmek için Tanrı inancının gerekli olduğu fikri de ateistlere göre geçersiz bir önyargıdır.

Toplumda ahlaki prensiplerin ille de din kökenli olması gerektiği önyargısı mevcuttur. Bu yüzden ateistlerin ahlaksız olabileceği, ortada onları ahlaklı birer birey olmaya iten bir sebep olmadığı, ya da ateistlerin ahlaksız olmalarının mübah olacağı şeklinde yaygın bir yanlış inanç mevcuttur.

Ahlak, ateizmin araştırma konusu olmadığı için, ateizmin bir ahlak felsefesi olup olmayacağı tartışmalıdır, ama bu ahlak felsefelerinin ateist olmayacağı anlamı taşımaz. Doğru ve yanlışın ayırt edilmesinde dinsel fikirler harici başka prensiplere dayanan tüm ahlak felsefeleri ateisttir ve bunların birçok örneği bulunmaktadır. Günümüzün çağdaş ve bilimsel temellere dayandırılabilecek tüm ahlaki ilkeleri, dolayısıyla dünyevi temelli bir ahlak anlayışı çoğu ateist tarafından benimsemekte, takip etmekte ve savunmaktadır.

Toplumdaki ateist oranının %10-%15 civarı olduğu ABD’de, cezaevlerini işleten devlet kurumunun yaptığı bir istatistiksel araştırmaya göre, hapishanelerdeki ateist oranı %0.21’dir. Ayrıca başka araştırmalar ateistler arasındaki boşanma oranının, inançlı çiftler arasındaki boşanma oranına göre çok daha düşük olduğunu göstermektedir.

Yani ateistler genel olarak yasalara saygılı ve ahlaklı bireylerdir. Bu, ateizmin insanları böyle olmaya iten bir felsefesi yüzünden falan değil, insanları ateizme iten sebeplerle, suça ve ahlaksızlığa iten sebeplerin birbirinden farklı olması sebebiyledir. Ateistler genellikle toplumun eğitimli, kültürlü ve kalburüstü kesiminden çıkar. Fakat örneğin hapishanedeki suçluların ise çoğunluğu genellikle toplumun fakir, eğitimsiz ve alt tabakasındandır.

Hatta bazı ateistlere göre bunda teizmin de rolü vardır. Teist fikirlerin dünyada genel olarak ateizmden daha fazla ahlaksızlığa sebep olduğu fikri ateistler arasında yaygındır.

Ateistlerin sayısı nedir?

 

Kendilerini ateist olarak tanımlayan insanların sayısı günümüzün modern toplumunda bile toplam nüfusa oranla çok küçük olmasına rağmen, Tanrı kavramının alışılmış şekline inanmayan fakat konunun bilimsel ve felsefi boyutuyla meşgul olmak için yeterince zamanı, motivasyonu ya da sebebi olmayan kişiler hesaba katıldığında, “teist olmayan” kesimin sayısı oldukça önemli oranlara ulaşabilmektedir.

 

Bizi Tanrı yaratmadıysa kim yarattı?

 

Bu soruda iki mantık yanlışı bulunmaktadır. Döngüsel akıl yürütme ve çelişki. Döngüsel akıl yürütme (ya da totoloji), bir noktadan başlayıp, dönüp dolaşıp yine o noktaya dönmek demektir. Evreni yarattığı söylenen bir şeyin tanımından yola çıkıp (Tanrı), sonra o yaratmadıysa kim yarattı diye soruluyor. “Yaratılmadıysa nasıl yaratıldı?” diye sormaktan bir farkı yok bunun.

Bu soruyu soran kişilerin zihninde evren için yaratılması dışında düşünülebilecek başka bir seçenek olmamasının ve bu kişilerin yaratılma fikrini bu kadar doğal görmelerinin tek sebebi çocukluklarından beri yaratılma fikrine alıştırılmış olmalarıdır. Halbuki yaratılma (yoktan var edilme), çok alışılmışın dışında bir fikirdir. Kolay akla gelecek ve mantıklı bir şey değildir. Nitekim bu yüzden insanlığın düşünce tarihinde, “yaratılma” kavramı nispeten yeni bir kavramdır. (Birkaç bin yıllık). Ondan önce, daha çok “Bir şeyden başka bir şeye dönüşme” vardır eski mitolojilerde ve inançlarda. Çünkü bir şeyin yoktan ortaya çıkması pek kolay akla gelebilecek bir varsayım değildir.

Bu konuda teistler tarafından sorulabilecek doğru soru “Evren nasıl ortaya çıktı?” sorusu bile değildir. Çünkü bu da evrenin önce yok, sonra var olduğunu kabul ediyor. Doğru soru “Evren hep var mıydı, yoksa sonradan mı ortaya çıkmıştır?” sorusudur. “Çıktıysa nasıl ve neden?” diye soru devam ettirilebilir. Ayrıca “Evrende neden hayat vardır?” sorusu da bunlara eklenebilir. Ki bu soruların bir kısmı bilimin (kozmoloji ve teorik fizik) alanına girmektedir. Girmeyen kısmı için ise dünya üzerinde hiç kimse güvenilir bir yargıda bulunamaz.

Varlığın kökeni nedir?

 

Çoğu kişi, felsefeye yakınlıkları olmadığından, bu konularda fazla kafa yormaz ve toplumdan oğrendiği şekliyle, “varlık”ı ‘tuhaf’, ‘doğaüstü’, ‘yapay’ ve ‘açıklanması gereken’ birşey olarak görür. “Yokluk” onlara göre doğaldır, başlangıçta olması gereken durumdur, fakat “varlık” yapaydır. Açıklanması gereken, sonradan meydana çıkmış olması gereken birşeydir. Fakat, dikkat edilirse böyle bir kabulde bulunmak için geçerli bir sebep yoktur. “Yokluk”un temel durum olduğu ve varlığın ondan türetilmesi gerektiği dayanaksız bir kabuldür. Varlık ve yokluk durumlarının birini temel durum kabul etmeye bizi itecek mantıksal bir gerekçe yoktur, ve de zaten ne varlığın, ne de yokluğun, diğeri olmadan tek başına tahayyul edilemeleri dahi mümkün değildir. Yani bu ikisi aslinda birbirlerine bağli diyalektik bir bütündür, ve aslinda mutlak yokluk diye birşey tanımlanamaz. (Bu konuyla ilgili sitemizdeki “Varlığın Kökeni” yazısını okuyabilirsiniz).

 

Eğer dinler yanlışsa niye bu kadar çok kişi inaniyor?

 

Cünkü üç büyük din, aslında tek bir din sayılır. Hristiyanlık ve müslümanlık tevratı referans alır. Toplumdan topluma biraz farklılık gösteren bu inanç sistemi toprağa dayalı büyük imparatorluklar ortaya çıkmaya başladığında, bu imparatorluklarla birlikte yayıldı. Bu inanç sisteminin mensubu olan toplumlar, tarihte siyasi ve askeri açıdan daha başarılı oldular ve bu yüzden de inançları yayıldı. Eğer başka bir dinin mensupları hristiyan avrupa ve müslüman türk ve araplar kadar yayılmacı ve gaddar olsalardı, şu anda birileri eğer bu sözkonusu din doğru değilse neden bu kadar kişi ona inanıyor diye soracaktı.

 

Cennet, cehennem, allah, şeytan, adem, havva fikirlerine dayalı bu inanç sisteminin bu kadar yaygınlaşmasının sebebi odur. Fakat, “Neden tüm toplumların şu ya da bu şekilde bir dini vardır ve neden tumu doğaüstü güçlere, ruhlara, Tanrı ya da tanrılara inanır?” diye sorulursa, o zaman cevap değisir.

 

Bunun sebebi dünyanın neresinde doğarsa doğsun, tüm insanların aslında bu evren denen bilinmezde aciz oluşu. Neden varolduğumuzu bilmiyoruz. Hayattaki amacımızı bilmiyoruz. Hayatta bir amacımız olup olmadığını bile bilmiyoruz. Kökenimizi zaten bilmiyoruz. Hele de geleceğimizi, ölümü ve ölümden sonrasını hiç bilmiyoruz. Dolayısıyla bu kadar boşluk içindeki bireyleri biraraya getirebilmek, bir amaç etrafında toplayabilmek ve onlara hayatta sağ kalıp birşeyler yaratma ve birşeyler başarma mücadelesinin içine çekebilmek için fikirsel olarak tutunacakları dallar göstermek gerekiyordu. Bazı ruhani liderler ve karizmatik toplum önderleri de insanlara bu tür gerekçeler verdiler. İşte dinler bundan ibarettir diyebiliriz.

 

Bu başka işlere de yaradı toplumda. Çünkü din öyle bir kontrol mekanizmasıdır ki, normalde bir amaç etrafında toplanamayacak binlerce değişik kisi ve karakteri kontrol etme imkanı veriyor. Dünya nimetlerinin haksız bölüşümünü de insanların kolay kabul etmelerini sağlayacak bir psikolojik kontrol mekanizmasıdır din örneğin. Bu amaç için idealler zaten. Hatta bazılarına göre dinlerin ortaya çıkış sebebi de odur, yeryüzündeki tek fonksiyonları da.

 

Öbür dünya yoksa ölünce ne olacağız?

 

Bilimsel açıdan cevaplayabildiğimiz kadarıyla, ölünce toprak olacağız ve azot ve karbon çevrimine gireceğiz.

 

Ruh bedenle birlikte ölecek. Çünkü ruh günümüzün çağdaş bilimsel yorumuna göre beyin dediğimiz organın duygular, hafıza, akıl yürütme ve karar verme gibi bazı fonksiyonlarına verdiğimiz isimdir. Dolayısıyla, vücudu bir makina gibi düşünürsek, bu makina işlemez hale geldiğinde fonksiyonları da duracak. Artık hissetmeyeceğiz, bilinçli olmayacağız, hiçbir şeyin farkında olmayacağız. Çünkü bunu sağlayan organımız çalışmıyor olacak.

 

Ruhun bedenden bağımsız olduğunu iddia eden hiçbir din ya da ruhsal inanç, örneğin neden içki içince hafızada ve zihinsel yeteneklerde azalma olduğunu tutarlı bir şekilde açıklayamaz. (İçki içmek gibi fiziksel bir etki ya da kişinin kafasını bir yere çarpması, nasıl ruh denen bedenden bağımsız bir varlığı etkiler konusu geçtiğimiz yüzyıllarda filozofları çok düşündürmüştür ve ruhu bedenden bağımsız gören hiçbir düşünce sistemi bu işin içinden tutarlı bir biçimde çıkamamıştır). Bunu bilim açıklar, çünkü bilim ruha atfedilen özelliklerin insan beyninin fonksiyonu olduğunu söyler.

 

Big Bang teorisi yaratılışı ve Tanrı’nın varlığını desteklemiyor mu?

 

Her şeyden önce, big bang modeli kesin olarak kanıtlanmış bir model değildir. Eldeki modellerden biridir ve günümüzde en popüler olanıdır.

Ayrıca bu model yaratılışçı bir evren açıklaması gerektirmez. Bilimde, (teorik fizikte) big bang’in neden meydana gelmiş olabileceği ile ilgili de pek çok açıklama vardır. Bunların pek çoğu da bir sebebin varlığını gerektirmez.

Bunlara bir örnek verecek olursak, ünlü fizikçi Stephan Hawking’in “Başlangıcı olmayan evren” modelini düşünebiliriz. Bu fikre göre evren kendi üzerine kapanan bir kapalı çevrim oluşturur (aynen iki boyutlu bir düzlemin üçüncü boyutta katlanarak bir küre haline getirilebilmesi gibi). Böyle bir modelde evrenin başlangıcını aramak anlamsız olmaktadır, çünkü Stephan Hawking’in kendi verdiği bir örneğe göre böyle bir evrende big bang’e neyin sebep olduğunu sormak, dünya üzerinde “Kuzey kutbunun 5 km kuzeyinde ne vardır?” sorusunu sormaya benzer. Yani anlamsızdır.

Fakat bu noktalar bir yana, big bang modelinde sözü edilen şeyle, dinlerin yaratılış açıklamaları arasında hiçbir alaka yoktur. Big bang modelinde evren bir noktadan genişleyerek varolur ama evrene yayılan maddenin nereden geldiği konusunda bir yorum yapılmaz. Bu konuda yorum yapan başka fikirler varolmakla birlikte, bu konuda bağlayıcı bir sonuç yoktur. Dinlerin yaratılış hikayesinde ise Tanrı evreni 6 günde yaratmıştır ve yoktan var etmiştir . Neden bu işin 6 gün aldığı konusu bir yana, bu web sayfasındaki diğer yazıları okursanız, alıntı yapılmış çeşitli ayetlerden göreceksiniz ki, kutsal kitaplardaki yaratılış hikayesiyle, modern bilimdeki big bang teorisinin hiçbir ilgisi yoktur.

 

Ateizm de bir din sayılmaz mı?

 

Doğaüstü güç ya da güçlere inanan, metafizik sorulara cevap vermeye çalışan (ölümden sonrası, evrenin kökeni veya hayatın anlamı vs gibi) ve kanıta değil imana dayanan (dogmatik) düşünce biçimlerine din denir.

Ateizm, herhangi bir felsefi soruya cevap verme gayesindeki bir düşünce biçimi değildir. Ateizm, yalnızca, Tanrı’nın varlığını reddetmek demektir.

Dinden bahsedilebilmesi için ortada inanç olması gerekir. İnanç tanımı gereği kesin bir bilginin olmadığı durumda mümkün olabilecek bir şeydir. bir şey ya bilinir, ya da bilinmiyorsan o konuda bir şeye inanılır. Ya da bilemeyeceği kabul edilip bir şeye inanılmaz. Ateizm bu sonuncusunu yapar. Dolayısıyla ateizm bir inanç değildir, bir inançsızlığın adıdır.

Evrende düzen var, canlılık var. Bu düzen nasıl kendiliğinden ortaya çıkabilir? Evren nasıl sahipsiz olabilir?

 

Düzenden kastedilen belli doğa kanunlarına uyulması ise, bu doğa kanunları değiştiğinde, yeni kanunlara göre başka bir düzen ortaya çıkacak demektir.

Yani asıl soru neden evrende doğa kanunları vardır sorusudur. Evren neden kaotik değildir, belli kurallara uyar sorusudur.

Bunu anlamak için önce “doğa kanunu” teriminin kaynağındaki önyargıyı anlamamız gerekiyor. Newton mekanik ve yerçekimini geliştirdiğinde “Tanrı tarafından doğaya yerleştirilmiş kanun” fikri Newton’un tüm düşünce biçimine yerleşmişti (içinde yetiştiği kültür tarafından empoze edilmişti). Bugün bile medyada ve popüler kültürde bilim bir bakıma “Tanrı’nın düşüncelerini anlamak” biçiminde yorumlanmaktadır. Dolayısıyla “kanun” sözcüğünün içinde barındırdığı “bilinçli biri tarafından icat edilen kural” kavramı, bilimi ve doğa kanunlarını algılayışımızda insanların zihnine yerleşmiştir.

Halbuki doğa kanunlarının koyulan kurallarla ilgisi yoktur. Doğa kanunları dediğimiz şeyler duyularımız ve cihazlarımızla yaptığımız gözlemleri basit ve ekonomik olarak tasvir etme girişimimizden başka bir şey değildir.

Fakat bu düzen ve doğa kanunu adını verdiğimiz kuralların pek çoğunun aslında doğada gözlediğimiz ve normalde sözünü dahi etmediğimiz basitlik ve homojenlikleri ifade ettiğini bugün yavaş yavaş anlamaya başlıyoruz. Örneğin, enerji, momentum ve açısal momentumun korunumu yasalarının aslında uzay ve zamanın homojenliğinin birer ifadesi olduğu anlaşılmıştır. Uzayda özel bir nokta olmaması, hepsinin birbirine denk olması momentum korunumu yasası olarak karşımıza çıkmaktadır. Zamanda özel bir nokta olmaması ise enerji korunumu yasası olarak.

Homojen bir evren, ki akla gelebilecek evrenlerin en basitidir, kaza sonucu oluşması en muhtemel türde bir evrendir. Ki bu tür bir evrende pek çok “korunum” yasaları otomatik olarak oluşacaktır.

Dolayısıyla, gözlediğimiz düzenin bir akıllı tasarımcıya işaret ettiği söylenemez.

Canlılığın ortaya çıkışı da pek çok kişiye arkasında bilinç olan bir olay gibi gözükse de bugün bilimde bunun bir illüzyon olduğu git gide daha açık bir biçimde ortaya çıkmaktadır.

Bir resim ressamsız olmaz, bir topluiğne bile ustasız olmaz, bu evren nasıl sahipsiz olur türü iddialar, bu konuda inançlı kesimin çocukluktan beri maruz kaldıkları şartlanmaların ürünüdür ve günlük hayatta karmaşık düzeneklerin insan yapısı olmasının, insanın kendisinin ve tüm evrenin de bilinçli bir tasarım ürünü olduğu anlamına geleceğini düşünmekten kaynaklanır. Tamemen şartlanmış ve çeşitli gizli kabullere dayalı bir düşünce tarzıdır bu.

Ayrıca, evrenin tasarlanmış olduğu düşünülse bile bu cevaptan çok soru yaratacaktır. O zaman o tasarımcının kökenini açıklamak icap edecektir çünkü. Eğer bu dünya ve evren, tasarlandıklarını bize düşündürecek düzeyde düzen ve amaç dolu ise, onları tasarlayan varlık daha da yüksek bir düzen ve amaç gerektirir demektir bu ve aynı düşünce çizgisi gereği o varlığın da tasarımcısını aramak gerekir o zaman.

Dolayısıyla, düzen, amaç ve tasarım argümanları insanı bir yere götürmez.

Sonuçta tasarlanmamış bir şeye dayandırılmak zorundadır her şey. Bu tasarlanmamış şeyin Tanrı’nın kendisi veya evrenin kendisi olması arasında ise prensip olarak fark yoktur. Bu yüzden Tanrı gibi açıklamaları gereksiz yere karmaşıklaştıracak ek bir faktöre ihtiyaç yoktur. Tanrı’sız açıklama daha sade ve daha basittir. Bilimde açıklama bilinmeyenleri arttıran değil azaltan şeylere denir. Tanrı diye bir kavramı işin içine katmak, bilinmeyenleri azaltmaz, arttırır. Çünkü bu sefer sadece Tanrı’nın evreni nasıl yarattığını değil, aynı zamanda Tanrı’nın nasıl oluştuğunu (ya da kökenini), Tanrı’nın nasıl birşey olduğunu, bilinen evren ile nasıl iletişime geçtiğini, vs de açıklamak gerekmektedir. Dolayısıyla Tanrı iyi bir açıklama değildir. Tanrı’sız bir açıklama daha iyi, daha bilimseldir.

 

Her şeyin bir sebebi olduğuna göre, ilk şeyin sebebi Tanrı olmak zorunda değil midir?

 

Tanrı’nın, nedenler zincirinin sonsuzluğu problemini çözdüğünü zannetmek çok yaygın bir yanılgıdır. İlk şey evrenin ortaya çıkışıysa, evrenin sebebi Tanrı’dır demenin nedenler zincirini bitirdiği zannedilir. Halbuki, bu noktada sorulabilecek “Peki Tanrı’nın sebebi nedir?” sorusu çok yerinde bir sorudur. Bu soruya, şartlanmış bir şekilde, “Tanrı’nın sebebi yoktur” veya “Tanrı kendi kendisinin sebebidir” derler.

Fakat bu bir açıklama değildir. Çünkü eğer bir şey sebepsiz olabiliyorsa, ya da kendi kendisinin sebebi olabiliyorsa, o zaman bu kişi evrene niye sebep aramaktadır? Belki sebepsiz olan, veya kendi kendisinin sebebi olan şey, evrenin kendisidir. Eğer evrene bir sebep aranması gerekiyorsa, Tanrı’ya neden bir sebep aranması gerekmediğini açıklaması gerekir bu argümanı sunan kişinin. Aslında biraz objektif baksa, Tanrı açıklamasının evrendeki nedenler zinciri sorununa bir çözüm getirmediğini, yapay bir açıklama olduğunu ve aslında bir şey açıklamadığını görecektir. Bu argüman mantıksal olarak çelişkilidir ve ciddi felsefi tartışmalarda kullanılmaz. Fakat günlük hayatta karsılaştığınız ortalama bir inançlının en çok başvurduğu argümanlardan biridir.

Harun Yahya ve BAV’ın sitelerinde evrim teorisinin çöktüğü, bu teorinin ateizmin dayanağı olduğu, dolayısıyla ateizmin de çöktüğü söyleniyor. Bu konuda da bir sürü bilimsel alıntılar vermişler. Bunlara rağmen ateizmi nasıl savunabiliyorsunuz?

 

Her şeyden önce, evrim ateizmin dayanağı değildir. Ateizm evrim teorisinden önce de vardı ve onunla birlikte doğmamıştır. Evrim teorisi bilimin yapıtaşlarından olan önemli bir teoridir ve yeryüzünde hayatın ortaya çıkışını ve çeşitlenmesini herhangi bir doğaüstü gücün müdahalesi fikrine gerek kalmadan başarıyla açıklayabilmektedir. Fakat bu teori bilimin bir teorisidir ve ateizmle ilgisi yoktur. Batı’da evrimi kabul eden pek çok inançlı kişi bulunmaktadır. Hatta Vatikan’daki Katolik kilisesi, bir süre önce bu konuda bir açıklama yapmış ve evrim teorisini kabul ettiklerini ve bu teorinin hristiyanlık inancıyla çelişmediğini beyan etmişlerdir.

 

Fakat, evrim teorisinin yeryüzündeki canlılık ve özel olarak insanoğlunun ortaya çıkışıyla ilgili açıklamaları üç büyük dinin kutsal metinleriyle bağdaşmadığı için, doğal olarak pek çok dinsel kurumun bu teoriye karşı şiddetli tepkisi bulunmaktadır.

 

Türkiye’de yaratılışçılık akımını yaygınlaştıranlar Harun Yahya ve BAV (Bilim Araştırma Vakfı) olmuştur. Pek çok eserini Harun Yahya takma adıyla yazan bu kurum, eserlerini Amerika Birleşik Devletleri kaynaklı ve kilise bağlantılı olan ICR (Institute for Creation Research) kurumunun çarpıtılmış ve sahte bilim örneği içeren bol miktardaki yazılarını türkçeye çevirerek hazırlamaktadır.

 

ABD’de kilise kaynaklı çok sayıda “Scientific Creationism” (Bilimsel Yaratılışçılık) kurumu bulunmaktadır. İyi finanse edilmiş bu kurumlara ait kitap ve web sayfalarında özellikle evrim teorisi aleyhinde çok sayıda çarpıtılmış ve yanlış bilgi içeren ifadeler bulunmaktadır. Bilimsel görünümlü ve hatta bazı bilim adamlarından alıntılar içeren bu kaynakların aslında gerçek bilim dünyasıyla bir ilgisi yoktur. Batı’da bilim adamları kendi yazılarından çarpıtılmış alıntılar yapan ve zaman zaman kendilerini evrim karşıtıymış gibi gösteren bu tip yaratılışçı yayınları kınayan kamuoyu açıklamaları yapmaktadırlar sık sık. Yaratılışçı kesim, neredeyse 100 yıldır ABD’de evrim teorisinin ders kitaplarından çıkartılması ve yerine dinsel yaratılışçılık öğretisinin konulması için uğraşmakta, fakat zaman zaman Alabama gibi bazı muhafazakar eyaletlerde yerel başarılar elde etseler de, talepleri üst mahkemeler tarafından her seferinde reddedilmektedir.

 

Dolayısıyla, yaratılışçılık akımı, batı dünyasında bilimsel bir uğraş sayılmamakta ve ciddiye alınmamaktadır. Hele de Avrupa’da yaratılışçılığın etkisi çok daha azdır. Fakat protestan kilisesinin maddi gücü tarafından desteklenen Amerikan yaratılışçılığı, bilimin aşırı özelleşmiş bir alan olduğu günümüzde, özellikle muhafazakar yörelerde ortalama vatandaş üzerinde etkili olabilmektedir. Fakat buna rağmen bilimsel kamuoyunun güçlü olduğu batı ülkelerinde bu konunun eğitim sistemini etkileyecek ve kitlelere zarar verecek boyuta ulaşmasına engel olunmuştur. Asıl sorun ülkemiz gibi bilimin ve bilimsel kamuoyunun güçlü olmadığı ülkelerde bu akımın sebep olduğu sorunlardır. Özellikle Harun Yahya ve BAV, son 20 yıldır ülkemizde hemen hemen hiçbir engelleme girişimiyle karşılaşmadan, özellikle yeni yetişen nesle kolayca ulaşmakta ve bilimin halka indirilemediği ve yeterince bilinmediği toplumumuzda, bilimsel konularda insanların beynini yanlış ve çarpıtılmış bilgilerle doldurmaktadır.

 

(Harun Yahya ve BAV’ın sitelerinde yer alan bazı sahte ve çarpıtılmış bilimsel alıntı örnekleri için sitemizdeki “Sahte ve Çarpıtılmış Alıntılar” yazısına bakabilirsiniz).

 

Niye bu kadar çok bilim adamı dinsizdir?

 

Bilimin yöntemini yeteri kadar bilen ve özümleyen kişi bunun sebebini anlamakta güçlük çekmez. Bilimde yeni bilgi bulmaktan çok doğru bilgiyi yanlış bilgiden ayıklamak önemlidir. Bilim tarihinde en çok çaba buna gitmiş ve en fazla zorluk bu konuda çekilmistir.

 

Bu yüzden bilimin yöntemiyle ilgili kafa yoran bilim adamları bu konularda önlemler alma gereği duymuşlar ve örneğin “yanlışlanabilirlik” gibi kavramlar geliştirmişlerdir. Bir bilginin “yanlışlanabilir” olması, yanlışsa yanlışlığının ortaya çıkarılabilir olması demektir. Örneğin “Dışarıda yağmur yağıyor” yanlışlanabilir bir önermedir, çünkü eğer yanlışsa, yani dışarıda yağmur yağmıyorsa, bunu anlamak için pencereden bakmak yeterlidir. Fakat örneğin “Ölümden sonra hayat vardır” önermesi yanlışlanabilir değildir. Çünkü eğer yanlışsa, bunu ortaya çıkarmak mümkün değildir. Dolayısıyla bu bilimsel bir önerme değildir. Bugün artık herhangi bir iddiayı bilimde bu ve buna benzer yöntemlerle test edip, bilimsel olup olmadığına karar vermek mümkündür.

 

Dinlerin iddiaları arasında ise yanlışlanabilir olanlar çok azdır ve onların da bir kısmı yanlışlanmıştır.

 

Din ile bilim arasındaki birbaşka fark, dinde yargıların testten önce, bilimde ise testten sonra, testin sonucuna göre verilmesidir. Dinde doğrular baştan bellidir. Testin sonucu bu doğrulara göre yorumlanır. Bilimde ise test, doğruya ulaşmak için kullanılır.

 

Dolayısıyla, bilim ile din arasında, yöntem açısından da çok önemli bir fark vardır.

 

Günümüzde bilim denen uğraşın en öncelikli aktivitesi “bilgi üretimi” değil, üretilen bilginin “testi” ve “doğrulanması”dır. Bir şeyi kanıtlayamıyorsanız, size ne kadar doğruymuş gibi gelse de bu bilginin bilimsel bir değeri yoktur.

 

Dinlerde de eksik olan nokta budur. Dinde çok fazla kabul yapmak zorundadır insan. “İman” denen kavram, “kalp gözü” ya da “gönül gözü” denen kavramlar, zaten bu ” kanıtlamadan inanma” aktivitesinin başka isimleridir. Dinlerin “dogmatik” olduğunu söylerken kastedilen de budur.

 

Bu yüzden islamın veya herhangi bir dinin bilimle bağdaşması mümkün değildir. Çünkü bilimle din, yöntem olarak biribirlerinin neredeyse tamamen zıttıdır. Peygamber veya din adamlarının bilimi teşvik etmesi bu gerçeği degiştirmez, onlar yalnızca meseleyi kavramadaki yetersizlikleri yüzünden teorik olarak mümkün olmayacak bir şeyi istemektedirler. Yani bilimle bağdaşmayan birşeyden bilim üretmesini.

 

Bir şeyin varolmadığı nasıl söylenebilir?

 

İnançlılar, ateizmin “Tanrı’nın varolmadığı” iddiasında bulunduğunu düşündüklerinden, sıkça bu tür sorular sorarlar. Herhangi birşeyin, hele de Tanrı gibi varlığın, varolmadığının kanıtlanamayacağını iddia ederler. Fakat kendileri günlük hayatlarında pek çok şeyin varolmadığı varsayımı altında yaşarlar. Örneğin:

 

Noel baba var mıdır?

 

Masallardaki 7 başlı ejderha ve kaf dağının ardındaki dev var mıdır?

 

Ya da kanatlı at, veya anka kuşu?

 

Ya da superman, batman?

 

Bu tür örnekler çoğaltılabilir. Öyle bazı olasılıklar akla gelebilir ki, varolmaları ihtimaline karşılık büyük önlemler almak, hayatımızı ve yaşam tarzımızı kökünden değiştirmek gerekir. Bunu kimse yapmadığına göre, birşeyin yok olduğu nasıl kanıtlanabilir sorusunu soran kişiler de dahil olmak üzere herkes bazı şeylerin varolmadığı kabulü altında yaşar.

 

Ya görünmez insanlar varsa ve beni izliyorlarsa deyip, yalnızken soyunmamazlık etmez.

 

Ya atmosferi zehirleyen gazlar veya virusler varsa deyip devamlı gaz maskesiyle dolaşmaya kalkmaz.

 

Devamlı kendisini gizli servisten birilerinin takip ettiğine ve yakaladıkları anda işkence edeceklerine inanıp, buna gore yolunu veya bulunduğu yerleri sürekli değiştirmeye kalkmaz.

 

Bunları neden yapmaz? Çünkü bir şeyin varolmasının mümkün olması varolduğu anlamına gelmediği gibi, varolduğunu kabul etmemiz veya farzetmemiz anlamına da gelmez.

 

Her insan, ancak varlığına dair delil olan şeylerin varolma ihtimallerini ciddiye alır. Varolduklarına dair delil olmayan şeyleri ise yok kabul eder.

 

Bir şeyin varolmadığını kabul etmek için, varolmadığını kanıtlamak şart değildir.

 

Evrenin her noktasını araştırmadan birşeyin varolmadığı nasıl söylenebilir?

 

Tanimlanmış birşey, evrenin henüz görmediğimiz biryerlerinde varolabilir ve tüm evreni taramadan bundan emin olamayız bazı durumlarda. Fakat bu prensip “Birşeyin varolmadığı kanıtlanamaz” önermesini kanıtlamak için kullanılamaz.

 

Sınırı çizili, gözlem altına alınabilecek bir yer ya da bölge için, o bölgeyle alakalı olan tanımlanmış kavramların varolup varolmadığı söylenebilir.

 

Dünya gezegeninde şehirden şehire uçup, zor durumda kalan insanlara yardım eden bir “superman” yoktur. Evrenin biryerlerinde bir superman’in olma ihtimali yüzde sıfır olmamasına rağmen, bizim ilgilendiğimiz anlamda bir superman, (bizim hayatlarımıza karışan, hayatımızın ve gezegenimizin bir parçası olan) yoktur.

 

Dolayısıyla, eğer uygun gerekçelerimiz varsa, en azından hayatlarımıza karışan, ve kitap, peygamber gönderen bir Tanrı’nın varolmadığını teorik olarak söylemek mümkündür.

 

Ayrıca, evrensel bazı prensipler olduğundan, örneğin mantık ilkeleri gibi, bunlarla çelişen, örneğin tanımında bile paradokslar olan bir varlığın da, evrenin tamamını dolaşmaya gerek kalmadan varolmayacağını söyleyebiliriz.

 

Fakat bu iki kritere de uymayan, yani bazı evrensel ilkeleri çiğnemeyen (bu yüzden de yokluğu “a priori” olarak bilinemeyecek olan) veya hayatımıza karışmamasına rağmen evrenin biryerlerinde varolan bir Tanrı fikrinin ise varolmadığı kanıtlanamaz.

 

Sonsuz güçlü olmayan, ezeli ve ebedi olmayan, fakat bu evrenin varolmasından sorumlu, dünyaya da hiç karışmamış bir varlık olarak tanımlıyorsanız Tanrı’yı, o zaman varolmadığı kanıtlanamaz.

 

Fakat bu tür kavramların bile, varolduklarını düşünmemiz için bir sebep ortaya çıkana kadar yok kabul edilmeleri mantık gereğidir. Yoksa, yukarıdakı soruda bahsettiğimiz paranoid düşüncelerle başa çıkamayız.

 

Yani kısacası, bazı şeylerin varolmadığını kanıtlamak mümkündür. (Örneğin superman ve dinlerin tanrısı). Tanrı eğer yaygın şekilde anlaşılan biçimiyle tanımlanmaz, varolma ihtimalini açık bırakacak türde bir tanımı yapılırsa, o zaman da böyle bir Tanrı’nın varolmadığı gösterilemez, fakat varolmadığı kabul edilebilir. Çünkü bizimle hiçbir bağlantısı olmayan, varolduğunu düşünmemiz için bize hiçbir işaret vermemiş olan birşeyin varolduğunu düşünmek için hiçbir sebep yoktur.

 

 

Herşey tesadüfle nasıl açıklanabilir?

 

Bilim hayatın tesadüf eseri olduğunu söylemez. Bilimin böyle söylediğini düşünmek sadece inançlı kesimden bazı kişilerin saplantısıdır. Bu saplantının da sorumlusu yaratılışçı fikirlerin propagandasını yapan kesimin (Harun Yahya, vs.) yanıltıcı beyanlarıdır.

Hayat mevcut doğa yasalarının zorunlu bir sonucudur. Şartların uygun olduğu bir ortamda, evrendeki mevcut fizik ve kimya yasaları hayata yol açacaktır. Çeşitliliğin bu kadar fazla olduğu bir evrende ise buna uygun ortamlar şurada veya burada mevcut olacaktır. Asıl soru, evren neden böyle yasalara sahiptir sorusudur. (Yani bazı yerlerde hayatın oluşumuna yol açan yasalar). Bunun ise cevabı verilemez. Çünkü kimsenin elinde bu sorunun cevabını vermeye yetecek kadar veri yoktur. Verilebilecek tüm cevaplar spekülasyon olmaya mahkumdur. Fakat spekülasyon da olsa, bir cevap vermeye kalkarsak, bunun bir olası cevabı, yaşamın altında bir tür zeka arayan bir cevap olabilir elbette. Bu ihtimal dışı değildir. Fakat gerek bu zekanın ne olduğu, neye benzediği, kaç tane olduğu, tek mi, yoksa birden fazla mı, ya da büyük bir uygarlığın sahip olduğu kolektif zeka mı olduğu, gerekse, özgür olup olmadığı, koşullara bağlı olup olmadığı, gücünün neye yetip yetmeyeceği, fiziksel olup olmadığı, vs. gibi noktaların hiçbiri bilinemez.

Dolayısıyla, evrendeki hayatın arkasında zeka gören bir spekülasyon bile, içerdiği neredeyse sonsuz sayıdaki olasılıklar ve değişik açıklama imkanları yüzünden, bir açıklama veya “hipotez” sayılabilecek bir netlikten yoksundur. Yani ortada, bırakın dinlerin yaratılışçılık açıklamasını, doğru dürüst bir açıklama bile yoktur. Bir açıklama olsa, bu açıklamanın deney ve gözlemle doğrulanabilecek bir şey olup olmadığına bakılır ve eğer bu koşullara uyan bir açıklamaysa, bunun bir “hipotez” olduğunu söylerdik. Bu hipotezi destekleyecek çeşitli deneysel ve gözlemsel kanıtlar bulduğumuz takdirde ise, bu hipotez bir teori olurdu. Daha fazla delil buldukça da teori güçlenirdi.

Fakat, ortada bırakın teori veya hipotezi, hipotez olmaya aday bir açıklama bile yoktur. Evrenin ardında bir zeka vardır demek o kadar bulanık ve netlikten yoksun bir açıklamadır ki, hipotez olup olmadığını anlamak için dikkate alınması gereken diğer koşulu incelememize gerek bile bırakmaz. (Yani açıklamanın somut delillerle desteklenir olup olmadığını). Ortada bir hipotez değil, hipotez olma netliğinden yoksun bir açıklama bile değil, fakat biraz çabayla bir açıklamaya belki dönüştürülebilecek bir “fikir” vardır sadece. Evrenin altında zeka olduğunu söylemek bundan ibarettir. Bir “fikir”, ya da biraz çabayla bir açıklamaya dönüşebilecek bir “bakış açısı”dır sadece. Öte yandan, ilk anda akla gelen diğer alternatif, yani doğa yasalarının, mevcut olasılıksal imkanların sonsuz çeşitliliği arasında, belli bazı durumlarda veya ortamlarda (örneğin evrenimiz), hayata sebebiyet verebilecek yapıya sahip olmasının teorik olarak mümkünlüğü, hem net bir açıklama, hem de somut verilerle desteklenebilecek bir hipotezdir. Evrende, karşımızda açıkça evrenin oluşumundan ve bizi yaratmaktan sorumlu bir şeyler görmediğimiz sürece, gördüklerimiz, sadece bomboş uzay ve akla hayale gelmeyecek çeşitlilikte ve zenginlikte gök cisimleri olduğu sürece, bu mantıksal verilerden çıkan sonuç, veya bu verilerin desteklediği sonuç, bu bahsettiğimiz hipotezdir. Dolayısıyla bu hipotez, gözlem verileriyle bile bir miktar desteklenmiş, bu yüzden belki aslında artık “teori” mertebesine yükselmiş bir açıklama dahi kabul edilebilir. Diğer seçenek ile kıyaslandığında, bilimsel bakış açısından, evrendeki zekaya sebep olan doğa yasalarının varlığından, evrenin veya evrenlerin (ya da üst evrenlerin, varsalar) teorik çeşitliliği ve imkansal zenginliğinin sorumlu olduğunu düşünmek, kesinlikle rakipsiz bir bakış açısıdır.

Evrende hassas bir denge vardır. Güneşin dünyadan mesafesi, planck sabitinin değeri ve pek çok başka şey sanki özel olarak tasarlanmış gibidir. Tüm bunlar evrenin ardında bir zeka olduğunu göstermiyor mu?

 

Evren’in o derece hassas bir dengede olduğu doğru değildir. Daha doğrusu, o dengeler, kendilerinin oluşması için bir ayar yapıldığının göstergesi değildir. Herhangi bir süreç, mevcut doğa yasalarına göre eninde sonunda belli bir denge durumu oluşturur. Kuralları değiştirip, sistemi tekrar kendi haline biraktığınızda, bu sefer başka bir denge durumu oluşur. Yeni kurallara, yeni duruma gore. Belli bir denge durumuna ve o duruma uygun olarak meydana gelmiş oluşumlara bakarak, bunun altında tasarım aramak, meseleyi tersinden görmektir. Burnumuz gözlük takmak için mi yaratılmıştır, yoksa burnumuzun şekline göre gözlük diye birşeyi biz mi icat ettik? Atomlar bir arada kalabilsin ve bildiğimiz gerçeklik oluşabilsin diye mi planck sabiti o değerdedir, yoksa planck sabiti o değerde olduğu için mi atomlar bildiğimiz gibidir ve gerçeklik böyledir? Dünyada yaşam olsun diye mi dünyanın güneşten uzakliığı bildiğimiz mesafededir, yoksa dunyanın güneşten uzaklığı bildiğimiz mesafede olduğu için mi dünyada yaşamın olması mümkün olmuştur? (Nitekim başka mesafelerde gezegenler var ve onlarda yaşam yok). İnançlıların bu mantığı çok ilginç bir kendini kandırma örneğidir. Meseleyi tepetaklak eder, tersinden görürler. Fok balıklarının derilerinin altında o kadar kalın bir yağ tabakası olmasını, üşümesinler diye öyle yaratılmalarına bağlayan bir açıklamadır bu. Yaşadıkları fiziksel ortama evrimsel adaptasyon yaptıkları için bu yapıya kavuştuklarını (çünkü başka türlü olanların o ortamda barınamayıp öleceğini) görmez bu mantık. Aradaki uyuma bakıp, sonuca göre sebep üretir. Komplo teorilerini üreten mantık da benzer bir mantıktır. Şartlanmış zihinde, olayların böyle tersinden görülmesi çok yaygın bir bakış açısıdır. Bunları destekleyen (desteklediği iddia edilen) olasılık hesaplarını da yine önyargılı ve yanlı yaparlar. Gökten düşen bir tek yağmur damlasının beni ıslatma olasılığı, sıfır denecek kadar düşüktür. Eğer gökten düşecek her yağmur damlası için bu hesabı tekrarlarsam, her damlanın beni ıslatma ihtimali sıfır çıkar. Tüm bu olasılıkları toplayıp, bu damlaların beni ıslatma ihtimali sıfır olur dersem, o zaman herhangi bir yağmurda ıslanma ihtimalimin hiç olmadığı sonucu çıkar ortaya. Peki kim buna güvenerek sağanak yağan yağmurda şemsiyesiz çıkar? Ve kim sağanak bir yağmurda ıslanmadan eve dönebilir? Burada problem nerededir? Burada problem, olasılık hesabının yapılış şeklindedir. DNA’nın oluşumu olsun, hayatın meydana çıkışı, vs. olsun, olasılığının çok düşük olduğunu iddia ettikleri durumların çoğunda, yaratılışçı kesim bu tür yanlışlar yaparlar hesaplarda.

 

Evrim teorisi canlıların oluşumunu tesadüflerle açıkladığı için saçma değil midir?

 

Evrim kuramının, türlerin oluşması ve evrimini rastlantıya bağladığı iddiası bir çarpıtmadan başka bir şey değildir. Rastlantı, evrim kuramının bir ayrıntısıdır yalnızca. Evrim kuramı, türlerin genetik malzemelerindeki rastlantısal mutasyonlardan yalnızca türün değişen koşullara daha uygun olmasını sağlayanların kuşaktan kuşağa aktarılabileceğini söyler. Evrim kuramının asıl temelini oluşturan eleme mekanizması olan doğal seçilim ise rastlantısal değil, zorunlu bir süreçtir. Doğal seçilim, acımasız bir düzenektir. Daha avantajlı olanı bırakır, daha az avantajlı ya da zararlı olanı yok eder.

 

Canlılar dünyasında amansız bir rekabet, acımasız bir mücadele vardır. Herhangi bir konuda daha iyi uyum sağlayan, (daha iyi gören, daha iyi uçan, eşeyli türlerde karşı cinse daha çekici gelen…) bireyler hayatta kalır, diğerleri ise yokolur gider. Bu süreçte vicdan, merhamet yoktur. Böyle bir dünyayı bir yaratıcının yarattığını, tasarladığını söylemek ise, o yaratıcının aynı zamanda merhametsiz, vicdansız, esirgemez ve bağışlamaz bir varlık olduğunu söylemekle eşdeğerdir.

 

Rastlantısal mutasyonların çoğu bozucu ve dolayısıyla bireyin yaşamı için zararlıdır. Bunlar oluştuğu anda gelecek kuşağa aktarılmaya fırsat bulamadan yok olur. Bunlar arasından bireyin hayatta kalmasına en ufak yararı olanlar ise, kuşaktan kuşağa aktarılarak birikir. Burada asıl belirleyici olan, şöyle ya da böyle olabilecek mutasyonlar değil, bunları eleyen koşullardır. Burada ise rastlantıya yer yoktur. Kural son derece sadedir: uyum sağlayan kalır, diğerleri yok olur.

 

İnsanlar bundan sadece on beş bin yıl kadar önce kurtları evcilleştirmeye başladı. Bunların yavrularından gözüne hoş gelenlerin, kendi amacına uyanların birbiriyle çiftleşmesini sağlayarak bugüne kadar yüzlerce köpek ırkını üretti. Aynı yolla, tavukları, koyunları, inekleri yabani ırklardan geliştirdi. Doğadaki eciş bücüş, tatsız, küçük meyveleri sebzeleri, bugünkü dolgun, tatlı, iri hallerine getirdi. İnsanların kuşaktan kuşağa yaptığı bu eleme, yapay seçimdir. Doğal seçim ise temelde yapay seçim gibi işler. Birkaç farkla: yapay seçilim bilinçli ve kestirme eylemlerin sonucu olduğu için yüzyıllar, binyıllar mertebesinde sonuç verir. Doğal seçilim ise kör ve amaçsız bir süreçtir. Sonucunu milyonlarca, yüz milyonlarca, milyarlarca yılda verir.

 

Tüm bunları gözardı edip, temcit pilavı gibi ısıtıp ısıtıp, “Evrim türlerin rastlantıyla oluştuğunu iddia eder” demek, ya onulmaz bir cahillik ya da demagojik bir çarpıtmadır.

 

Neden agnostisizm değil de ateizm? Agnostisizmi anlayabilirim, ama net bir şekilde “Tanrı yoktur” nasıl denebiliyor?

 

Agnostisizm karşısında ateizmin tercih edilmesi için iki gerekçe sunulabilir. Birincisi, mevcut Tanrı tanımlarının bazıları varolmadığı gösterilebilecek, yani yokluğu kanıtlanabilecek Tanrı’lardır. Örneğin kutsal kitaplardaki Tanrı varolamaz. Fakat çoğu inançlı kutsal kitabına yabancı olduğu için, ya da diğerleri de orada anlatılan Tanrı’yı görmezden gelip daha soyut, daha felsefi ve reddedilmesi daha zor Tanrı tanımlarını benimsedikleri için, kutsal kitaplardaki Tanrı’yla uğraşmak yeterli değil. Başka tür, daha felsefi Tanri tanımlarının ise bir kısmının yine varolmadığı gösterilebilir, fakat öyle bazi Tanrı tanımları yapilabilir ki, varolması mümkün olur. Varolmadığı gösterilemez.

 

Fakat, ateist tavır için ille de Tanrı’nın varolmadiğını kanıtlamak şart değildir. Bu sadece inançlıların değil, pek cok deist ve agnostiğin de bir türlü anlayamadığı bir konudur. İnançlılar tarafından Tanrı’nın varolduğuna dair yeterli kanıt getirilemiyorsa, varolmadığını kabul etmek doğal tavır olur. Varolması ihtimali olan fakat varolduğuna dair hiçbir gösterge olmayan şeylerin listesini yapmaya kalksanız, karsiniza sonsuz bir liste cikar. Kimse bunlarla uğraşıp, belki de vardırlar, ne olur ne olmaz, ben temkinli davranayım, varolmadıklarını kabul etmeden önce varolmadıklarını kanıtlamaya çalışayım diye bir zihniyet içine girmez. Varlığına dair gösterge olmayan şeyler, “temel”, “varsayılan”(ingilizce “default”) tavır olarak yok kabul edilir.

 

Fakat konu Tanrı olunca pek çok kişi için durum değişiyor. Tanrı inancının toplumsal yönü yüzünden, bu konuda temkinli davranmaya meyilli daha çok insan çıkıyor. Tabi dikkat edilirse, aslında tutarlı ve duygusallıktan arınmış bir tavır sergiliyorsanız, Tanrı konusunun da diğerlerinden farklı olmadığını görüp, ona da benzer şekilde yaklaşmalı ve reddetmelisiniz.

 

Zaten agnostisizm ile ateizm aslında farklı sorulara cevap vermektedir. Agnostisizm Tanrı’nın varlığının bilinip bilinemeyeceği ile ilgilenirken, ateizm Tanrı’nın varlığına olan inanç ile ilgilenir. Yani agnostisizm “Tanrı’nın varlığı bilinebilir mi?” sorusuna verilebilecek bir potansiyel cevapken ateizm “Tanrı’ya inanıyor musun?” sorusuna verilebilecek bir cevaptır. Tanrı konusundaki epistemolojik tavrı agnostisizm olan kişiler de inanç konusunda ateistlerle aynı cevabı verdikleri takdirde ateist kabul edilirler. Bu tür bir ateizme “agnostik ateizm” adı verilir.

Tanrı’nın varlığına dair kanıt olmamasını anlayabilirim, ama Tanrı’nın yokluğu kanıtlanmadan, ateizm Tanrı’nın olmadığını neye dayanarak söyleyebiliyor?

 

Vampirlere neden inanmazsınız? Ya da kurtadamlara? Veya UFO’ların insan kaçırıp üzerinde deney yaptiklarına? Ya da görünmez insanların etrafta yaşadığına? Bu ve benzeri akla gelebilecek sonsuz sayıda dayanaksız hayal vardır. Bunların tümü için varsayılan tavır “red”dir. Red olmasa, bu tür olasılıklar için önlem almak gerekirdi. Hayatimızı, yaşayış biçimimizi kökten degistirmemiz gerekirdi. Hatta yeterince temkinli davranmaya kalksak, bunun imkansız olduğunu da görürdük, çünkü bu tür akla gelebilecek çeşitli ihtimallerin bazıları birbiriyle çelişen şeyler olurdu ve ne yapacağımızı bilemezdik.

 

Ateizmi anlamak isteyen kişinin her şeyden önce, dayanaksız iddialar karşısında takınılacak “varsayılan” tavrın red olduğunu anlaması gerekir. Aynen mahkemelerin suçluluğu kanıtlanana kadar sanığı suçsuz kabul etmesi gibi. Burada, sanığın suçlu olduğu fikri bir iddiadır ve savcının bu iddiayı kanıtlaması beklenir. Eğer kanıtlayamazsa, sanık beraat eder, yani suçsuz kabul edilir. Aksi prensip üzerine kurulacak bir mahkemenin neden işlemeyeceğini biraz düşününce görebilirsiniz. Suçsuzluğu kanıtlanana kadar bireyler suçlu kabul edilseydi, taraflar birbirlerini suçlar durur, böyle bir mahkemenin işlemesine imkan olmazdı.

 

Dolayısıyla, ortada doğruluğuna dair işaret olmayan hayalleri, ya da varolduğunu düşünmek için ortada bir gerekçe olmayan her türlü şeyi temel ve varsayılan tavır olarak yok kabul ederiz. Bunu herkes yapar, doğru da yapar.

 

Bunu insanlar sadece Tanrı için kolay kolay yapamazlar (ateistler hariç), Tanrı kavramının prensip olarak farklı bir yönü olduğu için değil, tamamen psikolojik ve duygusal sebeplerden dolayı.

 

Ayrıca, nasıl tanımlandığına bağlı olarak Tanrı’nın varolmadığının kanıtlanması da mümkündür. Hatta teizmin tipik Tanrı’sı felsefi başka bazı Tanrı kavramlarına kıyasla, genellikle varolmadığı kanıtlanabilecek bir kavramdır.