AHLAKIN EVRİMİ – Ahlakın Kökeni Nedir?

AHLAKIN EVRİMİ – Ahlakın Kökeni Nedir?

Türümüz, beyin ve davranış açısından muhtemelen yeryüzündeki en karmaşık türdür. Sonuç olarak bir hayvan türüyüz ve bu karmaşık yapımızla evrimden ve onun etkisinden yalıtık ya da bağışık değiliz. Ahlaki ve sosyal davranışlarla ilgili sorular karmaşık gibi görünmekle ve zorlayıcı olmakla birlikte, evrimsel analize tabi tutulmalıdır, tutulmaktadır. Bu özel alanı inceleyen evrim etiği adlı bilim, evrim psikolojisi diye adlandırılan, bütün sosyal ve psikolojik davranışlarımızı bilimsel olarak inceleyen geniş kapsamlı bir bilim dalının alt dalıdır.

Evrim psikolojisi temelde, hayvan davranışlarını inceleyen sosyobiyoloji ve etolojinin bir dalıyken; arkeoloji, antropoloji, tarih, evrimbiyolojisi, sosyoloji, bilimsel ve sosyal psikoloji, nörofizyoloji, etoloji, davranış genetiği ve sosyobiyoloji gibi bilim dallarıyla bağlantılıdır veonlardan gelen delil ve bulguları değerlendirir.

Evrim psikolojisi de onun bir alt dalı olduğunu belirttiğimiz evrim etiği de insan davranışının, hominidler (insangiller) grubundan avcı-toplayıcılar olarak geçirdiğimiz yüz binlerce yıl, ayrıca primatlar olarak geçirdiğimiz milyonlarca yıl ve memeliler olarak geçirdiğimiz on milyonlarca yıl boyunca gelişmiş olduğumuzu söyler. İnsan, ahlaki davranışları bakımından her ne kadar benzersiz olsa da öncelikle bir hayvan türüdür ve bonobolar, şempanzeler, goriller ve orangutanlar gibi akrabalarımızda olan en gelişmiş primat türlerinin çoğunda ahlaki davranışların en ilkel biçimlerinin görülmesi bakımından ilgili bilim dalları tarafından incelenir.

İnsanların toplumsal primatlardan ahlaki primatlara doğru nasıl evrildikleri ve ahlaki ilkelerin temeli-kökeninin nasıl kurulduğu konusundaki çalışmalar son yirmi yılda hız almış, elde edilen bilgi ve bulgular davranışlarımızın kökenlerini anlamada bize yardımcı ve yol gösterici olmuştur.

Ahlak bütünüyle insana ait bir alandır ve insan dışındaki türlerin hiçbirinde (ve türlerin herhangi bir üyesinde) davranış, düşünce ya daseçimlerini bilinçli olarak yaptıkları görülmemiştir. İnsan türü bu anlamda kesin olarak eşsizdir. Ancak bunun kadar kesin olan bir başka gerçek, ahlaki duyarlıklarımızın oluşmasını sağlayan duygularımızın, insangil, primat ve memeli atalarımızdan bize aktarıldığıdır. Bu duyguların kalıntılarını bugünkü maymunlarda, insansı maymunlarda ve büyük beyinli diğer memelilerde görmekteyiz; hatta farelerde ve diğer pek çok türde.

Çok zeki hayvanlar olduğu düşünülen yunuslar; vücutlarına oranla oldukça büyük bir beyne sahip, aile yapıları olan ve örgütlenmiş gruplar halinde yaşayan yüksek memeli bir türdür. İnsanların davranışlarına çok benzeyen çeşitli özellikleri vardır, bunlardan biri dile benzer bir şey kullanarak iletişim kurmalarıdır. Daha da ilginç olan özellikleri, herkesçe bilinen ve hayranlık uyandıran senkronize yüzme davranışıdır. Bu davranışın nedeni, sanıldığı gibi estetik bir görüntü sergilemelerini de sağlayan güzel yolculuk etme amacı değildir. Birkaç ya da daha fazla sayıda yunusun bir arayagelerek yüzmesi, sudan havaya fırlayarak birbirinin aynısı olan yaylar çizerek suya tekrar dalması, neredeyse hemen hep gösteriş yapan yeni genç erkekgruplarına özgü bir davranıştır ve öteki yunuslara “bu mahalle bizim” mesajı iletir. Aynı anda bu güç gösterisinden etkilenebilecek dişileri baştan çıkarmak çıkarmaya yönelik saldırganca bir tutumdur ve işe yarar.

Yetişkin yunuslar genç yunuslardan farklı olarak birbirlerini kollamak, kaçıp saklanmak yerine tehlikeyi savuşturmak için biraradadırlar ve işbirliği yaparlar. Onların en etkileyici davranışları ise grubun yaralı veya hasta üyesini soluklanabilmeleri için su yüzüne itmeleridir.

Bir kurama göre balinaların kitlesel intihar gibi görünen o meşhur kıyıya vurmaları durumunun nedeni, sürü üyelerinden birinin yolunu kaybedip kıyıya vurması, grubun diğer üyelerinin de ona yardım etmek amacıyla peşinden gitmeleridir. Bu kuramı destekler pek çok önemli gözlem mevcuttur ve kayda geçmiştir.

Fillerin, kaçak avcılar tarafından vurulan üyeyi yere yıkılmaması için dişleriyle arkasından ve başının altından ittikleri ve sonunda kaldırıp oturtmayı başardıkları görülmüştür. Ailesi onu ayağa kaldırmak içindişlerini kullanmış, itmiş, tekmelemiş ve güç bulması için ot toplayıp hortumuna tıkmış ancak ölmesini engelleyememiştir. Arkadaşları ve ailesi, öldüğünü gördükten sonra cesedin üzerini toprak ve ağaç parçalarıya örtmüştür.

Farelerin, yemek pedalına bastıktan sonra yiyeceğin geldiğini öğrendikten ve bu metotla yiyeceği elde etmeye başladıktan sonra, pedala bastığında bir arkadaşının acı çektiğini görmesi, pedala basmayı reddederek yiyecekten vazgeçmesine neden olmuştur. Benzer deneyler çeşitli maymun türleri üzerinde daha da karmaşık biçimlerde yapılmış ve hepsinin fareler gibi tepkiler gösterdiği gözlemlenmiştir.

Vampir yarasaların davranışları, ahlak öncesi duyarlıklarımız konusunda verilebilecek en çarpıcı örneklerdendir. Bu yarasalar gece sürüler halinde avlanmaya çıkarlar ve hedefleri, geceleri uyuyan sığır ve domuz gibi büyük memelilerdir. Yarasalar, oldukça hızlı çalışan metabolizmaları nedeniyle düzenli olarak beslenmek zorundadırlar ve açlığa sadece iki ya da üçgün dayanabilirler. Genç yarasalar herüç geceden birinde başarısız olurlarken, tecrübeli olan yetişkin yarasalar avdan pek boş dönmezler. Çözüm, avdan başarıyla dönen yarasaların fazlasıyla emdikleri kanı kusup başarısız olanlarla paylaşmasıdır. Kendileri de bir avdan başarısızlıkla döndüklerinde aynı davranışla karşılaşacaklarından emindirler. Bu davranışlarıyla yarasalar, “karşılıklılık ilkesi”ni uyguluyor olduklarını gösterirler. İlginç bir ayrıntı da, emdikleri kanı paylaşmak için geçmişte kendilerine aynı davranışı göstermiş ve birlikte vakit geçirmiş olduğu bireyi seçmesidir. Hem bireyler hem de tür için çok yararlı olan bu karşılıklı ilişkiler, önce bireylerin birbirlerini tanıma yeteneğine, sonra da daha önce birbirlerine yardımcı olup olmadıklarını anlama yeteneklerine bağlıdır.

Bu tür örnekler bilimsel literatürde yüzlerce sayıdadır. Popüler literatür ve anekdotal bilgiler ise binlerce…

Özellikle insana yakın olan primatlarda ahlaki davranışın pek çok örneğine rastlanmaktadır. Birçok maymun türünde kendi yakınlarını ve arkadaşlarını agresyondan korumak için saldırgandan uzaklaştırma, ayırma ves arılarak moral verme gibi davranışlar sıklıkla görülür. Kavgada yenik düşmüş olan veya en kızgın haldeki bireyin arkadaşları, kollarını onun omzunun üzerine atarak, sırtına vurarak, sarılarak veya bir süre tımar ederek teselli etmeye çalışırlar. Haksızlığa uğradıklarında ya da birinin haksızlığa uğradığına tanıklık ettiklerine tepki gösterirler.

Bağlılık, yakınlık, işbirliği, karşılıklı yardımlaşma, sempati ve empati, özgecilik ve karşılıklı özgecilik, çatışma ve kavga çözümü,aldatma ve aldatılmayı fark etme/saptama, barış yapma, gruba ya da topluluğa karşı ilgi ve topluluğun kendisi hakkındaki düşüncelerini umursama, sosyal kuralların farkında olma ve bunlara karşılık verme gibi özellikler insanlarda ve özellikle insansı maymunlarda, diğer maymun türlerinde, yunuslarda, balinalarda ve diğer pek çok memelide görülmektedir. Hemen tümü ortak özelliklerdir ve insan ahlakı, ahlak öncesi var olan bu ortak özelliklerden temel alır.

***

İnsan türü –modern insan olarak (homo sapiens)- varoluşunun yaklaşık 90.000 yılını önce gruplar ve küçük takımlar halinde yaşayarak geçirdi. Takımlardaki birey sayısı onlarla yüzler arasında değişiyordu ve son 10.000 yıl içinde de bu takımlar, binlerce bireyden oluşan kabilelere dönüştü. Bu kabileler içinde bazıları on binlerce bireyden oluşan şeflikleri meydana getirdi ve bazı şeflikler birleşerek ya bir devlet kurdu, yada kurulmuş bir devletin içine dahil olarak birleşti. Kimi zaman da devletler birleşerek imparatorluklara dönüştü. Kısacası türümüz büyüyerek gelişmiştir ve yakın zamanlarda bulunan fosiller, DNA kayıtları vb. veriler modern insanların tarihinin yine yaklaşık 160.000 yıllık olabileceğine işaret ederek bu görüşü doğrular.

Ahlaki kurallar, primat ve hominid (insangil) ataların ahlak öncesi duyarlıklarından evrilerek bu süreç içinde; yani gruplar ve takımlar halinde yaşarken, büyüdüğü ve devletler ve hatta imparatorluklar oluşturduğu süreç içinde bir yerlerde yaratılmıştır. İnsanın, takımlar halinde yaşadığı bilinen ilk 90.000 yılda ahlaki duyarlıklar duygu ve ifadelerde kendini gösterir ve bu durum yeterken, son 10.000 yılda kabilelere, oradan şefliklere ve sonra devletlere geçişin direkt sonucu olarak yetersiz kaldı ve ahlak kuralları ve ilkeleri sistemleştirildi.
Bu geçişle birlikte nüfusta ve dolayısıyla yiyecek üretiminde yaşanan büyük sıçrama hem toplumsal/sosyal yaşamda, hem de ekonomik alanda iş bölümü yapılmasını ve gelişmesini sağladı.

Biyokültürel Evrim Piramidi, ahlaki duyarlıklarla ahlaki ve etik sistemlerin evrimsel süreçte nasıl geliştiğini, geçişlerle gösteren bir modeldir:

***

İşçiler, zanaatkarlar, yazmanlar ve ustalar; bürokratların, tepedeki siyasetçilerin ve bunlarının tümünün bedel ve giderlerini karşılamak için görevlendirilen tahsildarların örgütleyerek yönettiği bir yapı içinde çalışıyordu. Bu sistemleşme örgütlü dinler tarafından kullanılarak kendini geliştirdi ve olgunlaştırdı, bununla birlikte yönetici olan seçkinlerin iktidarına dayanak ve gerekçe oldu.
Ancak erken dönem homo sapiens, dinlerden önce de ahlak ve hukuk sistemleri oluşturma çabası içinde oldu. Bu girişimlerden biri, bir Fransız arkeoloji ekibinin İran’ın Sus kentinde yaptığı kazı çalışmaları sırasında bulduğu büyük siyah bir taşla gün ışığına çıkarıldı. Hammurabi Yasaları adı verilmiş olan bu metin, kayda geçirilmiş ilk ahlak ve hukuk kurallarını içeren, çivi ile taşa yazılmış bir metindir. Tarih, Hammurabi Yasları’ndan daha eski olan ahlak ve hukuk koyma girişimleri olduğunu düşündürse de, tarihte rastlanan ilk düzenli girişim budur.

Metin, 282 yasayı içerir ve Tanrı’lara hitabeden bir başlangıç bir de bitiş pasajı içerir. Yasaların her biri dua niteliği taşır. Dualar, yasalara uymayanları ya da kaldırmaya teşebbüs edeni lanetleyen sözcüklerden oluşur. İslam dininde yer alan “kısasa kısas” benzeri uygulamalar vardır. Bir inşaatçının yaptığı ev herhangi bir nedenle yıkılır da ev sahibi ölürse, evi yapan inşaatçı da öldürülürdü. Ölen kişi evin oğluysa, evi yapan inşaatçının oğlu öldürülürdü. Yalancı tanıklık da dahil, ciddi sayılan tüm suçlar mutlaka ölümle cezalandırılırdı. Son derece ürkütücü olan bu yasala hemen hiç özür ya da açıklama dinlemeksizin uygulanırdı.

MÖ 1700 civarında Babil halkını kontrol etmek amacıyla yazılan Hammurabi Yasaları, o dönemin ve toplumun neleri ahlaki olarak doğru saydığının özetidir. Yasada en önem verilen konuların başında aile yaşamının düzenlenmesi gelir. Zina, miras bırakılması ve dağılımı, evlat edinme, ihmalkarlık gibi aileyi doğrudan ilgilendiren tüm konular yasalarla düzenlenmiştir. Ailesini terk eden kadın ve erkekler mutlaka ağır biçimde cezalandırılır, toplum işbirliği yapmak üzere yönlendirilir. Görünen odur ki, çok eski Homo Sapiens grupları için zararlı olan ve istenmeyen ne kadar davranış varsa, hepsi Babil halkı için de geçerlidir.

Din, siyasi iktidarı onaylama işlevinin yanı sıra, toplumsal düzeni ve toplumun davranış kontrolünü sağlayan bir kurum işlevi de görmüştürve olumlu ahlaki duyarlıkları teşvik ederken olumsuzların cezalandırılmasıyla ilgili yaptırımlar içermiştir.

İnsanın zaten sahip olduğu ve pratik ettiği ahlaki duyarlıklar, öznel ahlaki duygular ve normlar, yazının da bulunuşuyla birlikte kutsal metinler haline getirilmiş ve tam anlamıyla kanunlaştırılmıştır. Dini örgütler ve dini liderlerin temel rollerinden biri, Tanrı’lara ait olduğunu söyledikleri bu kanunlar hakkında insanları sözde bilgilendirmek ve ceza ve ödül sistemini hayata geçirmektir. Bu metinlerde, Tanrı’ya itaat edildiğinde hakedilenin elde edileceği bir alış-veriş sistemi oluşturulmuş ve dini ritüeller yoluyla insanların birlikte hareket etmeleri sağlanmıştır. İnsan, dini ritüellerin ve diğer inanırların Tanrı’ya koşulsuz güveninin Tanrı’yı mutlu ve tatmin edeceğine ve böylelikle kaynak ve ödüllere daha rahat ulaşabileceğine inanmıştır. Tanrı adına konuşan ve onun temsilcisi olduğuna inanılan kişi ve iktidarlar sözde ilahi bir güçle donatılmışlardı ve bunu, vergi toplamak, bağlılık, sadakat, itaat ve devlete hizmet şeklinde kullanıyordu. Bu davranış ve yükümlülükler standartlaşmış ritüeller halini aldı ve dini iktidarın gücünü simgeledi.

***

Dinler, insanlara sözde yüksek ahlaki ilkeler empoze eder görünürken, kendisinden olmayana tecavüzü, cinayeti, yağma ve gaspı onaylar ve hatta teşvik eder. Savaş ve soykırım uygulayıcı yapıları vardır çünkü kendi grup üyelerinin dış gruplarla birleşmesini engellemekle kalmaz, onları düşman olarak hedef gösterir. Oysa ahlaki duyarlıklarımızın evrildiği paleolitik çağda toplumsal ortam bireyin komşuları ailesi, geniş ailesi ve herkesin son derece kolay tanıdığı topluluk üyeleriydi. Özgeci idiler, başkalarına yardım etmek demek, kendilerine yardım etmek demekti. Devlet toplumları oluşmadan önce “komşunu sev” ilkesi ile işaret edilen bu topluluk dış gruplara karşı temkinli olmalı, öyle yaklaşmalıydı çünkü sık sık çatışma yaşanıyordu, güven zayıftı ve savaşta ölmek oldukça yaygındı.

Dinler, toplumsal ve siyasi gücünü sürdürebilmek için insanın ahlaki duyarlıklarından yararlanmakla kalmamış, diğer tüm içgüdülerini kötüye kullanarak hüküm sürmüştür. Nüfusu düşük olan ve dini yaptırımlara ihtiyaç duymayan küçük toplumlar resmi olmayan yöntemlerle, yani bu yazı boyu anlatılmaya çalışılan ahlaki duyarlıklara güvenerek ve pratik ederek yaşarlar.

Pulitzer ödüllü Tüfek, Mikrop ve Çelik kitabının (mutlaka okunmalıdır) yazarı bilimci Jared Diamond, Yeni Gine ve çevresinde neredeyse otuz yıl boyu araştırmalar yapmış ve insanların başkalarına nasıl davranmaları gerektiğinin belirlenmesi için bir Tanrı ya da ruha başvurulduğunu hiç duymadığını söylemiştir.

Bilinen kesin gerçek, ahlaklı bireyler olmak için bir dine ihtiyaç bulunmadığıdır. Türümüzün sahip olduğu ahlaki duyarlıklar ve normlar, bize atalardan kalmadır, evrenseldir ve bunun neden ve nasıl böyle olduğu görüldüğü gibi çok açıktır.

Gruplardan, takımlardan, kabile ve toplumlardan; konu gereği de ahlaktan sözedildiğinde yaratılışçıların Sosyal Darwinizm dedikleri ve insanı katıksızca bencil, çıkarcı, güçsüzü ezmesi ve yok etmesi gereken bir hayvan türü olarak empoze etmeye çalıştıkları gerçeği akla gelir.

Oysa Darwin, günümüz evrimci bilimcilerine göre de hem grup seçilimi hem de bireysel seçilim için geçerli ve işlevli olan şu tespiti yapmıştır:

“Yüksek bir ahlak standardının bireye ya da çocuklarına aynı kabileden diğer insanlara kıyasla ya hiç ya da çok az avantaj sağlamasına karşın, iyi özelliklerle donanmış birey sayısındaki artışın ve ahlak standartlarındaki ilerlemenin bir kabileye, diğer bir kabileye karşı kesinlikle çok büyük bir avantaj sağlayabileceği unutulmamalıdır. İçinde yüksek derecede bir yurtseverlik, sadakat, itaat, cesaret ve anlayış ruhu taşımasından dolayı başkalarına yardım etmeye ve ortak yarar uğruna hayatını feda etmeye her zaman hazır durumda pek çok üyesi olan bir kabilenin, diğer kabilelerin çoğuna karşı zafer kazanacağından kuşku duyulamaz; doğal seçilim de budur. Tüm dünyada tüm zamanda kabileler başka kabileleri geride bırakmıştır. Ahlak da başarılarındaki en önemli etmenlerden biri olduğundan, ahlak standartı ve iyi özelliklerle donanmış kişi sayısı her yerde yükselme ve artma eğilimi gösterecektir.”

İnsan ne tümüyle iyi ve ahlaklı, ne de tümüyle kötüdür. Sosyal Psikolog Carol Tavis bu konuda “Bilimsel deliller; insanların ahlaki ikilemler hakkındaki muhakemelerinin, tıpkı ahlaki davranışları gibi, belli durumlara özgü olduğuna işaret eder” demektedir.İnsanı tümüyle iyi ve ahlaklı veya tümüyle kötü ve ahlaksız diye nitelemek, insan davranışlarının inceliklerini ve ayrıntılarını anlamaya engel olacaktır.

Ancak yine görünen odur ki, insan ahlaklı olma eğilimindedir ve bu eğilim ona evrimsel süreçte aktarılmıştır.